Ana sayfa » Deyimler » K Harfi ile Başlayan Deyimler ve Kısa Anlamları

K Harfi ile Başlayan Deyimler ve Kısa Anlamları

K Harfi ile Başlayan Deyimler ve Kısa Anlamları

(aralarında) kan olmak : aralarında kan davası bulunmak.

(bir iş) kâğıt üzerinde (üstünde) kalmak : 1) yapılması düşünülmüş olduğu hâlde yapılmamak 2) kararı bağlandığı hâlde uygulanmamak.

(bir işe) kendini vermek (vurmak veya çalmak) : bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka her şeyle ilgisini kesip tek şeyle aşırı ölçüde ilgilenmek. Örnek Kullanım : ?Sattım dükkânı, verdim kendimi tiyatroculuğa.? -N. Hikmet.

(bir işin) kolayına bakmak (kaçmak) : bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçmek.

(bir şey) kanına işlemek : 1) bir şeyi aşırı ölçüde benimsemek. Örnek Kullanım : ?Kanıma işleyen müzik ateşinden, kurduğum şarkıcılık düşlerinden ne yazık ki söz edemeyeceğim.? -M. Mungan. 2) büyük ölçüde etkisinde kalmak. Örnek Kullanım : ?Her şeye karşın iş adamlığı kanına işlemişti.? -T. Yücel.

(bir şey) kapak atmak : aşırı, tıka basa dolmuş olmak. Örnek Kullanım : Elbise dolabı kapak atıyor.

(bir şey) kir götürmek : kirini belli etmeyecek bir renkte olmak.

(bir şey) kir tutmak : kirini hemen belli edecek bir renkte olmak, çok kirlenmek.

(bir şey) kursağında kalmak : istenilen bir şey gerçekleşememek, yarım kalmak.

(bir şeyde) karar bulmak : 1) kararlı bir durum almak 2) yatışmak.

(bir şeyden) kâm almak : umduğunu ve istediğini elde etmek, dilediği biçimde zevk almak, keyfini çıkarmak.

(bir şeyden) kapı açmak : 1) bir şeyin sözünü etmek veya bir işe başlamak 2) pazarlığa çok yüksek bir fiyatla başlamak.

(bir şeye) kanaat getirmek : kanmak, aklı yatmak, inanmak. Örnek Kullanım : ?Artık Kâmuran’ın ömrümün en büyük aşkı, geleceğime bir tek hâkim kudret olduğuna kanaat getirdim.? -H. E. Adıvar.

(bir şeye) ket vurmak : engel olarak güçleştirmek. Örnek Kullanım : ?Yerli atölyelerin işine ket vuruyorlarmış.? -O. Kemal.

(bir şeye) kul olmak : aşırı derecede bağlanmak, boyun eğmek. Örnek Kullanım : ?Ben serüvenlere kul olmayacağım, serüvenler bana kul olacak.? -A. İlhan.

(bir şeye) kulak (kulaklarını) tıkamak : bir şeyi duymazlıktan gelmek. Örnek Kullanım : ?Vücudu içinden duyduğu çöküntülere kulaklarını tıkar, gözlerini yumar.? -A. Ş. Hisar.

(bir şeye) kulak vermek : değer vermek, önemsemek. Örnek Kullanım : ?Usa ve gerçeğe uygun anlatışlara kulak verenin olmadığı görüldü.? -Halikarnas Balıkçısı.

(bir şeye) kuvvet vermek : bir konuya çok önem vermek. Örnek Kullanım : Matematiğe kuvvet verince öbür derslerini yetiştiremedi.

(bir şeyi) katık etmek : ekmeğin çok, yemeğin az olduğu durumlarda yemeği ölçülü yemek.

(bir şeyi) kendi hâlinde bırakmak : üzerinde çalışmayarak geliştirmemek veya bakımsız bırakmak, işlememek. Örnek Kullanım : ?Nasıl çalışmayan küf tutarsa bir müessese de gençleştirilmez, kendi hâlinde bırakılırsa ihtiyarlar, yıkılır, dağılır.? -Ö. Seyfettin.

(bir şeyi) kir götürmek : bir şey çok kirli olmak.

(bir şeyi) kitaba (kitabına) uydurmak : yasal olmayan bir işi hile, düzen vb. ile kanuna uygun gibi göstermek. Örnek Kullanım : ?Müfettiş Bey güldü ama babacan gülüşü değildi bu tam tersine, işini kitaba uydurmuşların güveni vardı onda.? -T. Buğra.

(bir şeyi) kuvveden fiile çıkarmak : düşünülen, tasarlanan şeyi gerçekleştirmek.

(bir şeyin olmasına) kıl (kadar) kalmak : çok az kalmak.

(bir şeyin) kanını emmek : insafsızca sömürmek. Örnek Kullanım : ?Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa hâlinde katı toprak üzerine attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

(bir şeyin) kaymağını almak (yemek) : bir şeyin en büyük payını, kârını ele geçirmek.

(bir şeyin) kefaretini ödemek : cezasını çekmek. Örnek Kullanım : ?O, kendisine düşen zulüm payının kefaretini ödedi.? -N. F. Kısakürek.

(bir şeyin) keyfini çıkarmak : bir şeyden iyice tat almak. Örnek Kullanım : ?Pazarın keyfini çıkarmak için saat ona doğru villanın ucu deniz kıyısına varan bahçesine çıktı.? -S. Kocagöz.

(bir şeyin) künhüne varmak : bir şeyin özünü, aslını anlamak.

(bir yer) karınca yuvası gibi kaynamak : çok kalabalık ve hareketli olmak.

(bir yer) kazan (biri) kepçe : ?bir yeri etraflıca (dolaşmak, aramak)? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : İstanbul kazan ben kepçe, üç gün onu aradım.

(bir yerden) kendini dar atmak : güçlükle ve ivedi olarak bir yere sığınmak, kaçmak. Örnek Kullanım : ?Zavallı ihtiyarlar, sabah oldu mu bir yangından kaçar gibi kendilerini evden dar atıyorlar, gece yarısına kadar kahvede oturuyorlar, kavga ediyorlar, uyukluyorlardı.? -R. N. Güntekin.

(bir yere) kakılıp kalmak : beklemek zorunda kalmak, hiçbir yere gidememek. Örnek Kullanım : ?Dedeye -yeni şakirdiniz efendim- diyerek çekilip gidince kız odanın ortasında kakılıp kaldı.? -H. E. Adıvar.

(bir yere) kapağı atmak : sıkıntısız, rahat bir yere sığınmak, kaçıp kurtulmak. Örnek Kullanım : ?Garajlara en yakın bir otele kapağı atmış, hemen yatıp uyumuştu.? -E. Bener.

(bir yere) kendini atmak : vakit geçirmeden hemen gitmek.

(bir yeri) komşu kapısı yapmak : sık gidilen yer hâline getirmek.

(bir yeri) komşu kapısına çevirmek : yakın olmadığı ve sık sık uğranılması gerekmediği hâlde bir yere çok sık gitmek.

(biri için) kötü söylemek : birtakım olumsuz, beğenilmeyen, istenmeyen tutum ve davranışları olduğunu söylemek, kötülemek.

(birinde) kalp olmamak : acıma duygusu olmamak.

(birinden) kan gitmek : 1) büyük ve küçük abdestini yaparken kan gelmek 2) kadınlarda aybaşı çok kanlı olmak.

(birine) kan kusturmak : çok eziyet çektirmek. Örnek Kullanım : ?Fakat sonra bana haftalarca kan kusturdunuz, dedim.? -R. N. Güntekin.

(birine) kanat açmak : birini korumak, himaye etmek.

(birine) kanı kaynamak : çabucak sevgi duymak. Örnek Kullanım : ?Sonra da kanları kaynamıştı bu genç, yakışıklı ve zeki çocuğa.? -Ç. Altan.

(birine) kara çalmak : birine iftira etmek, kara sürmek. Örnek Kullanım : ?Allah için güzel kapışıyoruz, birbirimize kara çalmakta üstümüze yok!? -H. Taner.

(birine) karşı durmak : direnmek, dayanmak. Örnek Kullanım : ?Bak, eğer yüklendiğimiz, karşı durduğumuz kimseler yöneticiler olsalar ılımlılıktan söz açmazdım.? -A. Ağaoğlu.

(birine) karşı gelmek : 1) başkaldırmak. Örnek Kullanım : ?Acaba böyle bir meraka uymak perilere karşı gelmek midir?? -H. R. Gürpınar. 2) birini karşılamak.

(birine) kastı olmak : ona karşı kötülük etmek, zarar verme isteği beslemek. Örnek Kullanım : Bana kastı mı var?

(birine) kavuk sallamak : bir kimseye yaranmak için onun söz veya davranışlarını uygun bulmak, onaylamak. Örnek Kullanım : ?Boş bulundun, oğlum, hiç olmazsa bir iki saat kavuk sallayacaksın.? -M. Ş. Esendal.

(birine) kemik atmak : hkr. susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak.

(birine) kıç attırmak : tkz. ondan üstün olmak.

(birine) kılçık atmak : bir kimsenin işini karıştırmak, bozmak.

(birine) kıyak yapmak : argo maddi ve manevi destek olmak, yardım etmek. Örnek Kullanım : ?O kadar uzatmayalım bu işi, sana bir kıyak yapalım.? -T. Yücel.

(birine) kol kanat olmak (germek) : yardım etmek, korumak, himaye etmek. Örnek Kullanım : ?Sade çocuğuna değil, eşine de kol kanat gerer, ona da analık eder.? -H. Taner.

(birine) kolaylık göstermek : yapabilme yolu, imkânı sağlamak. Örnek Kullanım : ?Bu arzumda bana en çok kolaylık gösteren Behiç’tir.? -P. Safa.

(birine) kollarını açmak : 1) içtenlikle karşılamak veya kucaklamaya hazırlanmak, sevgisini ve dostluğunu göstermek. Örnek Kullanım : ?O gün … bütün bir yıl dargın durduklarına kollarını açarlardı.? -H. Taner. 2) korumak, yardım etmek.

(birine) koltuk vermek : 1) yüzüne karşı övmek, pohpohlamak 2) mec. koltuklamak.

(birine) korku salmak : korkutmak. Örnek Kullanım : ?Devletin bu türden denetimlere kalkması, korku salma amacına yöneliktir.? -M. C. Anday.

(birine) korku vermek : korkutmak. Örnek Kullanım : ?Kadınlıktan, erkeklikten tiksiniyordu ve etteki sır ona korku veriyordu.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

(birine) kredi açmak : 1) birine peşin para istemeden belirli bir ölçüye kadar mal vermeyi kabul etmek 2) ödünç para vermek.

(birine) kucak (kucağını) açmak : 1) korumak. Örnek Kullanım : ?Paris’teki hemşehriler bana büyük bir sevgi ve emniyetle kucaklarını açmışlardı.? -R. N. Güntekin. 2) sığınacak yer vermek. Örnek Kullanım : ?Her çalışmak isteyene kucak açmışlardı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

(birine) kul köle olmak : tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak bütün isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.

(birine) külah giydirmek : hile ile, oyunla aldatmak.

(birine) külahını ters giydirmek : çok kurnaz olmak.

(birine, bir şeye) kanat germek : koruması altına almak, himaye etmek. Örnek Kullanım : ?Bazı işsiz güçsüz takımı, beş para etmez yapılara kanat gererek kendilerini tatmin etme girişimindeler.? -A. Boysan.

(birine, bir şeye) kendini adamak : kendini vermek. Örnek Kullanım : ?Kendini bir ülkeye adayacak her kişi, bir kere bu yoldan geçmeli.? -N. Meriç.

(birine, bir şeye) kıymet vermek : değerli olarak kabul etmek, değerlendirmek. Örnek Kullanım : ?Müdür bey onun tecrübelerine kıymet vermek şöyle dursun, onu hafife almakla gururunu da kırıyordu.? -K. Korcan.

(birini veya bir şeyi) kayıttan düşmek : bir yere mal olmaktan çıkararak defterde bu durumu belirtmek.

(birini veya bir şeyi) kendi hâline bırakmak : ilgilenmemek, karışmamak. Örnek Kullanım : ?Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi hâlime.? -S. F. Abasıyanık.

(birini veya bir şeyi) kurşun tutmak : kurşuna hedef olmak, kurşun değecek gibi olmak. Örnek Kullanım : ?Çatın arkadaşlar da atları çatın / Kurşun bizi tutuyor sipere yatın? -Halk türküsü.

(birini veya bir şeyi) kurşun yağmuruna tutmak : çok sayıda ve sürekli kurşun atmak.

(birini) kan boğmak : beynine kan hücumuyla ölmek.

(birini) kanadı altına almak : korumak, himayesine almak. Örnek Kullanım : ?Yazarları, ressamları, müzikçileri kanatlarının altına alan krallar, padişahlar elbette hesaba sığmaz.? -S. Birsel.

(birini) karşısına almak : birinin düşünce ve tutumuna katılmadığını belli etmek.

(birini) kayışa çekmek : argo aldatmak, kandırmak.

(birini) kesintiye almak : biriyle sezdirmeden alay etmek.

(birini) komalık etmek : 1) döverek kıpırdamayacak duruma getirmek 2) mec. çok sinirlendirmek.

(birini) koynuna almak : 1) biriyle beraber yatmak 2) biriyle sevişmek için yatmak.

(birini) kukla gibi oynatmak : 1) birine her istediğini yaptırmak 2) birinin istediğini yapıyor görünerek onu oyalamak.

(birini) kurşuna dizmek : 1) verilen ölüm cezasını askerî bir kıtanın attığı kurşunlarla yerine getirmek. Örnek Kullanım : ?Sarı çam deresinde bu otuz kadar eşkıyayı kurşuna dizdiler.? -Y. Kemal. 2) öldürmek.

(birinin veya bir şeyin) kıymetini bilmek : önemini, değerini bilmek. Örnek Kullanım : ?Güneş yalnız dirileri ısıtır / Güneşin kıymetini bil? -O. Rifat.

(birinin veya bir şeyin) kurbanı olmak : uğruna ızdırap veya büyük üzüntü, sıkıntı çekmek, zarara girmek, ölmek. Örnek Kullanım : ?Üçümüzün müşterek kurbanı olduğumuz acı bir devir, bahçenin tatlı havasını ağırlaştırmıştı.? -H. E. Adıvar.

(birinin) kafasını vurmak : esk. bir kimsenin kafasını kesmek.

(birinin) kalbini doldurmak : yüreğini sevgiyle ısıtmak.

(birinin) kanı kaynamak : coşkun ve kıpırdak olmak. Örnek Kullanım : Çocuğun kanı kaynıyor.

(birinin) kanına ekmek doğramak : 1) birinin ölümüne yol açarak sevinmek 2) birini küçük düşürmek, birine zarar vermek.

(birinin) kanına susamak : belasını aramak. Örnek Kullanım : ?Ben onun kanına susadım diyor, başka bir şey demiyor.? -Y. Kemal.

(birinin) kanını kurutmak : canından bezdirmek.

(birinin) kanını yerde koymak : birini öldüreni ölümle cezalandırmamak. Örnek Kullanım : ?Oğlum Halil’in kanını yerde koyarsanız bu dünyada da öteki dünyada da ak sütüm size haram olsun.? -Y. Kemal.

(birinin) kanlısı olmak : birinin katili olmak. Örnek Kullanım : ?Ananın kanlısı olmak, ölünceye kadar ateşten gömlek giymektir.? -Y. Kemal.

(birinin) kapısını aşındırmak : yanına çok sık gitmek. Örnek Kullanım : ?Sabahtan akşama kadar belki kapısını aşındıranlar elli altmışı bulur.? -E. İ. Benice.

(birinin) kapısını çalmak : birine başvurmak. Örnek Kullanım : ?İskele memurluğu isteyen işçiler hep benim kapımı çalıyorlar.? -M. Ş. Esendal.

(birinin) kârı olmamak : yapabileceği iş olmamak. Örnek Kullanım : ?Yaralı yaban domuzu gibi kaçan canavara yetişmek lalanın kârı değildi.? -R. N. Güntekin.

(birinin) karışanı görüşeni olmamak : işine kimse karışmamak, özgür olmak.

(birinin) karşısına geçmek : 1) karşı düşünceye katılmak 2) karşı partiye, gruba gitmek.

(birinin) kazanı kapalı kaynamak : içyüzü bilinmemek.

(birinin) keli görünmek : tkz. kusuru ortaya çıkmak.

(birinin) kellesini uçurmak : kafasını keserek koparmak.

(birinin) kellesini vurdurmak : öldürtmek. Örnek Kullanım : ?Atı kimin evinde, kimin elinde bulursa onun kellesini vurduracakmış.? -Y. Kemal.

(birinin) kemikleri sayılmak : çok zayıflamak.

(birinin) kemiklerini kırmak : birini çok dövmek, aşırı dayak atmak. Örnek Kullanım : ?Kim ona yan bakarsa kemiklerini kırar, anasını ağlatırım.? -H. E. Adıvar.

(birinin) kestiği tırnak olamamak : bir kimse, söz konusu olan kimseden değerce çok aşağı olmak.

(birinin) keyfini kaçırmak (bozmak) : üzmek. Örnek Kullanım : ?Ne istedin adamdan, dedi. Keyfini kaçırdın oruçlu oruçlu.? -H. Taner.

(birinin) keyfini yapmak : her türlü istek ve dileği yerine getirmek. Örnek Kullanım : ?Ben dünyaya sanki herkesin keyfini yapmak, herkesin menfaatine hizmet etmek için gelmiştim.? -H. C. Yalçın.

(birinin) keyfinin kâhyası olmamak : birine alışkanlıklarına, davranışlarına, düzenine karışmaya hakkı olmamak. Örnek Kullanım : ?Eloğlunun keyfinin kâhyası değiliz.? -N. Hikmet.

(birinin) kılığına girmek : onun gibi giyinmek.

(birinin) kılına dokunmamak : bir kimseye dokunacak, zarar verecek en ufak bir davranışta bile bulunmamak.

(birinin) kızı kısrağı : birinin ailesindeki kızlar ve kadınlar.

(birinin) kirli çamaşırlarını ortaya dökmek : birinin ayıp, kusur veya suçlarını açıklamak, söylemek.

(birinin) koluna girmek : kolunu birinin koltuğu altından geçirmek. Örnek Kullanım : ?Koluna iki polis girmişti.? -R. N. Güntekin.

(birinin) kolunda altın bileziği olmak : kazanç sağlayan bir mesleği, zanaatı olmak.

(birinin) konuğu olmak : birine konuk olarak gidip kalmak. Örnek Kullanım : ?Onun köyüne gittim, onun konuğu oldum orada on beş gün.? -Y. Kemal.

(birinin) koynuna girmek : biriyle yatıp sevişmek.

(birinin) kucağına oturmak : 1) dizlerinin üstüne oturmak 2) argo yaltaklanmak 3) argo birinin amaçlarına alet olmak.

(birinin) kulağını bükmek : bir sorun karşısında dikkatli davranması için uyarıda bulunmak.

(birinin) kulağını çekmek : 1) ceza olarak kulağını tutup bükerek çekmek 2) uyarmak için hafif bir ceza vermek.

(birinin) kulağını çınlatmak : birini anmak.

(birinin) kulağını doldurmak : bir kimseye başkasından bilgi almadan önce konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak.

(birinin) kulağının zarı patlamak : gürültü yüzünden rahatsız olmak.

(birinin) kuyruğuna basmak : birini incitip saldırıda bulunmasına yol açmak, tahrik etmek.

(birinin) kuyruğuna teneke bağlamak : 1) biriyle aşırı derecede alay etmek 2) birini, herkesin alay edeceği biçimde kovmak.

(birinin) kuyruğunu kıstırmak : birini güç bir duruma düşürmek.

(birinin) kuyusunu kazmak : birinin yıkımına çalışmak, kötü duruma düşmesini istemek. Örnek Kullanım : ?Yüzden ağır durup arkadan kabinenin kuyusunu kazacaksın!? -M. Ş. Esendal.

(birinin) künyesini okumak : ayıplarını yüzüne vurarak bir kimseye sövmek.

(biriyle) kafa bulmak : alay etmek.

(biriyle) kozunu paylaşmak (pay etmek) : aralarındaki anlaşmazlığı zora başvurarak çözümlemek, sona erdirmek. Örnek Kullanım : ?Mümeyyiz Efendi varsın bekçi ile kozunu pay etsin.? -R. N. Güntekin.

(herhangi bir biçim) kolayına gelmek : bir işin herhangi bir biçimde yapılmasını daha kolay bulmak.

(herhangi bir nitelikte) kalemi olmak : herhangi bir nitelikte yazı yazabilmek. Örnek Kullanım : Güçlü bir kalemi var.

(herhangi bir yılın) kurası olmak : ask. o yıl askerlik çağına girenlerden olmak.

(şuna veya buna) kalsa (kalırsa) : 1) herhangi birinin kanısınca. Örnek Kullanım : Bana kalırsa siz yanılıyorsunuz. 2) elinden gelse, elinde olsa. Örnek Kullanım : ?Bana kalsa çok daha önce gelirdim buraya.? -A. Ümit.

(şundan veya bundan) kalır yeri yok : ayrımsız, farksız. Örnek Kullanım : ?Bu heriften bıktım. Macit’ten kalır yeri yok.? -N. Hikmet.

(üstünden veya paçalarından) kibarlık akmak : tkz. aşırı derecede kibar davranmak.

(üstüne) kalem çekmek : gereksiz olduğunu belirtmek için üstünü çizmek.

(vücudun bir yerine) kan oturmak : bir damarın çatlamasıyla sızan kan, dokular arasına akıp kalmak.

… kim … kim : yakıştırılan şeyin uygunsuzluğunu belirtmeye yarar. Örnek Kullanım : ?Bambu ağacından takım kim, ben kim?? -H. Taner.

… kisvesi altında : ?herhangi bir nitelikte veya biçimde? anlamında kullanılan bir söz.

kabadayılık taslamak : kabadayı gibi davranmaya, kabadayı gibi görünmeye çalışmak. Örnek Kullanım : ?Kaçanın arkasından kabadayılık taslamak pek ayıp olur.? -A. Gündüz.

kabahat işlemek (etmek) : suç olacak, kusur sayılacak bir iş yapmak. Örnek Kullanım : ?Bu kabahati işlemiş, bu akşam tütsüyü, şerbeti unutmuştum.? -H. R. Gürpınar.

kabahati (birinde) bulmak (aramak) : bir kusur, suç aramak. Örnek Kullanım : ?O, atı kızdırıyor, çileden çıkarıyor diye, bütün kabahati seyisinde buluyordu.? -A. Ş. Hisar.

kabahati (birine, bir şeye) yüklemek : işlediği bir suçu başkasının üzerine atmak. Örnek Kullanım : ?Bu işte kabahati sobaya yüklemek lazım geliyor.? -S. F. Abasıyanık.

kabak (birinin) başına (başında) patlamak : birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan, yalnızca bir kimse zarar veya ceza görmek. Örnek Kullanım : ?Kendi yarın cehennem olur gider, kabak bizim başımıza patlar.? -R. N. Güntekin.

kabak çiçeği gibi açılmak : utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbest davranmak. Örnek Kullanım : ?Komşular, kabak çiçeği gibi açıldı, ne malmış meğer diyorlardı.? -R. H. Karay.

kabak gibi : tüysüz, çıplak, her tarafı açık.

kabak tadı vermek : aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek.

kabakulak olmak : kabakulak hastalığına yakalanmak. Örnek Kullanım : Ahmet kabakulak oldu, üç hafta evden dışarıya çıkamadı.

kabasını almak : 1) biçim verilecek bir maddenin gereksiz yerlerini gidermek 2) bir yeri veya bir şeyi gelişigüzel, üstünkörü temizlemek.

kabına sığmamak : duygularına engel olamayıp taşkın davranışlarda bulunmak. Örnek Kullanım : ?Aynı yazar bu kabına sığamayan oyuncunun el, kol, yüz kıpırtılarını da şöyle dile getirir.? -S. Birsel.

kâbına varamamak : değerce birinden pek aşağı olmak.

kabine çekilmek : Bakanlar Kurulu görevini bırakmak.

kabine düşmek : Bakanlar Kurulu herhangi bir sebeple görevini bırakmak zorunda kalmak.

kabir azabı çekmek : 1) İslam inancına göre öldükten sonra mezarda azap çekmek. Örnek Kullanım : ?Kabir azabı çeken ölülerin inlemelerini ibretle dinlediler.? -İ. O. Anar. 2) mec. çok sıkılmak, üzülmek.

kabuğu dışına çıkmak : içinde bulunduğu ortam veya durumdan ayrılmak.

kabuğuna çekilmek : dışarısı ile olan ilişkilerini kesmek, kimse ile görüşmemek. Örnek Kullanım : ?Arkadaşı, hükûmet aleyhine konuşmaya başlayınca Fuat kabuğuna çekilmek lüzumunu duyar ve başını önüne eğip susmasını bilirdi.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kabuğunu çatlatmak (kırmak) : içinde bulunduğu güç, olumsuz veya kötü durumdan kurtulup rahatlamak.

kabuk bağlamak (tutmak) : üstünde kabuk oluşturmak, kabuklanmak. Örnek Kullanım : ?Hani, insanın bir yerinde bir çıban çıkar da kabuk tutar.? -B. Felek.

kabuk gibi : sağlam, sert (kumaş).

kabuksuz yumurtlatmak : bir işi ivedilikle yaptırıp eksik kalmasına yol açmak.

kabul görmek : kabul edilmek, onaylanmak. Örnek Kullanım : ?Vergin’in lakabı da sessizce kabul gördü Galata’nın düğüm düğüm dolaşık semalarında.? -E. Şafak.

kaburgaları çıkmak (sayılmak) : çok zayıf olmak.

kâbus basmak (çökmek) : 1) kötü rüya görmek 2) büyük sıkıntı, korku duymak.

kâbus görmek : 1) korkulu rüya görmek 2) büyük sıkıntı, korku duymak.

kaç baharın yoğurdunu yemek : çok yaşamak, ömrü uzun olmak. Örnek Kullanım : ?Hacı Kalfa kaç baharın yoğurdunu yemiştir, bilirsin sen?? -R. N. Güntekin.

kaç para eder? : ?değeri nedir?? anlamında kullanılan bir söz.

kaç paralık (adam veya şey) : değersiz.

kaç parça olayım! : ?birçok iş karşısında, hangi birine yetişeyim!? anlamında kullanılan bir söz.

kaç zamandır : ?belirsiz fakat çok zamandan beri, çoktan beri? anlamında kullanılan bir söz.

kaça patlamak? : ne kadara mal olmak, fiyatı ne olmak?

kaçacak delik aramak : korku ile saklanacak yer aramak. Örnek Kullanım : ?O adam onları aşağıladıkça utancından kaçacak delik arayan Âşık Ali’ye acıyordu.? -Y. Kemal.

kaçak güreşmek : 1) asıl konuya girmeksizin başka şeylerden söz etmek 2) politikada sık sık düşünce değiştirip esas amacını gizlemek.

kaçamak yapmak : hoş görülmeyen şeyi gizlice ara sıra yapmak. Örnek Kullanım : ?Fakat yeni görevini de ihmal edip fırsat buldukça Galata meyhanelerine kaçamak yapması balyosun sabrını taşırdı.? -İ. O. Anar.

kaçmaktan kovalamaya vakit olmamak : önemli işler yüzünden başka işlere yetişememek.

kadastroya geçmek : kadastrosu yapılmak.

kadeh kaldırmak : herhangi birini veya bir şeyi onurlandırmak için içmeden önce kadehleri yukarı kaldırmak. Örnek Kullanım : ?Localarda kadınlar erkekler, kadeh kaldırıyorlar, gülüşüyorlardı.? -N. Cumalı.

kadeh tokuşturmak : içki içerken kadehleri karşılıklı olarak birbirine dokundurmak.

kadere boyun eğmek : yazgısını, talihini kabul etmek.

kadidi çıkmak : 1) çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek. Örnek Kullanım : ?Sıtmalı arabacıların titredikleri, cılız, kadidi çıkmış öküzlerin iç ezici bir şekilde düşündükleri görülürdü.? -S. F. Abasıyanık. 2) iskeleti görünmek.

kadife gibi : yumuşak, pürüzsüz ve parlak (ses, ten vb.).

Kadir Gecesi doğmuş : çok şanslı, kısmetli kimseler için söylenen bir söz.

kadrini anlamak : değerinin farkına varmak. Örnek Kullanım : ?Hakikaten, insan sevdiklerinin kadrini yokluklarında anlıyor.? -P. Safa.

kadrini bilmek : değerini bilmek, yararlanmak. Örnek Kullanım : ?Onun kadrini iyi bilenler de var.? -A. Ş. Hisar.

kadük olmak (kalmak) : 1) değerini yitirmek 2) yasama meclisinin değişmesi ile önceden sunulan yasa tasarıları değerini yitirmek.

kafa (kafasını) dinlendirmek : tasa veya zihni yoran sorunlardan kendini uzaklaştırmak. Örnek Kullanım : ?Kırmak da istemiyorum zavallı garibancığı, ama ben de buraya kafamı dinlendirmeye geldim.? -M. İzgü.

kafa (kafasını) karıştırmak : önceki düşüncelerini altüst etmek.

kafa (kafasını) şişirmek : gürültü veya gevezelikle bir kimseyi tedirgin etmek. Örnek Kullanım : ?Kafamızı şişirmeyi sürdürecekti ki, cep telefonum çalmaya başladı.? -A. Ümit.

kafa (kafasını) ütülemek : argo çok laf edip tedirgin etmek. Örnek Kullanım : ?Evi satacağım ama içinde kiracı varken müşteri bulamıyorum diye kafamızı ütülemeye başladı.? -S. Dölek.

kafa (kafayı veya kafasını) dinlemek : 1) zihni yoran sorunlardan uzak kalmak 2) sessiz, sakin kalmak. Örnek Kullanım : ?Bir dakika kafamı dinleyip başka şeylerden bahsetmek ihtiyacı duyduğum zaman…? -S. F. Abasıyanık.

kafa (kafayı) çekmek : argo kafayı çekmek. Örnek Kullanım : ?Benimle kafa çekmenin onlar için pek keyifli olduğunu sanmıyorum.? -E. Bener. ?Ona birisi kafayı çekmekte olduğunu söyleseydi, kılı bile kıpırdamazdı.? -S. F. Abasıyanık.

kafa atmak : kavga sırasında karşıdakinin yüzüne, sert ve şiddetli bir biçimde kafayla vurmak.

kafa cilalamak : tkz. içki içmek. Örnek Kullanım : ?İpini koparmış aylakla, çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalardı.? -H. Taner.

kafa eskitmek : zihni yoran sorunlarla sürekli uğraşmak. Örnek Kullanım : ?Ne gücünü aşan meseleler için çene yormaya, kafa eskitmeye niyeti vardı ne de kendi başarısızlıkları için suçlu aramaya…? -T. Buğra.

kafa göz yarmak : beceriksizlik göstermek.

kafa kafaya vermek : 1) iki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak. Örnek Kullanım : ?Şimdi, isterseniz, kafa kafaya verip topunuz birden, yahut topunuzun namına içinizden birisi cevap versin.? -N. Hikmet. 2) dayanışmak.

kafa kalmamak : zihin yorularak çalışmaz olmak.

kafa patlatmak : bir konu üzerinde pek çok düşünmek. Örnek Kullanım : ?Sen sabahtan akşama kadar rahat rahat oturuyorsun, ben kafa patlatıyorum.? -H. E. Adıvar.

kafa sallamak : 1) ikaz etmek için başını iki yana veya öne arkaya hafifçe eğmek 2) baş sallamak 3) doğru veya yanlış her şeye evet demek.

kafa tutmak : boyun eğmemek, karşı gelmek, diklenmek. Örnek Kullanım : ?Hocalara, amirlere, büyüklere kafa tutmak sökmezdi.? -R. N. Güntekin.

kafa yapmak : argo dalga geçmek.

kafa yok! : ?akıl, düşünce yok? anlamında kullanılan bir söz.

kafa yormak : bir iş, bir konu üzerinde çokça düşünmek. Örnek Kullanım : ?Oynarken yaptığı hatalar üstüne kafa yoruyor, sonra yığınla düş kuruyordu.? -N. Cumalı.

kafadan atmak : bir konu üzerinde inceleme yapmadan rastgele konuşmak, uydurmak, yalan söylemek.

kafakola almak : 1) sp. güreşte kafa ve kolu birlikte kavrayarak rakibi çevirmek 2) mec. etkisi altına alıp kandırmak.

kafası (kafasına) takılmak : zihni bir şeyle sürekli olarak uğraşmak. Örnek Kullanım : ?Bu soru kafasına takıldıkça gülüşü mide spazmı geçirir gibi oluyordu.? -T. Buğra.

kafası almamak : 1) anlayamamak, kavrayamamak 2) zihin yorgunluğu sebebiyle anlayamaz duruma gelmek 3) olabileceğine inanmamak.

kafası bulanmak : bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek.

kafası dolmak : zihninde çeşitli konular birikmek. Örnek Kullanım : ?Kafası daha o yıllarda özgürlük ve eşitlik fikirleriyle dolmuştu.? -H. Topuz.

kafası dönmek : 1) sıkışık bir durumda sersemlemek 2) kızıp öfkelenmek.

kafası dumanlanmak : 1) çok dalgın olmak 2) sarhoş olmak. Örnek Kullanım : ?Saz, söz başlasın, içki ile kafalar iyice dumanlansın, cümbüş tam kıvamını bulsun.? -H. R. Gürpınar. 3) esrar içmiş olmak.

kafası durmak : zihin yorgunluğundan düşünemez olmak.

kafası düzelmek : doğruyu ve iyiyi bulmak.

kafası ile oynamak : takım sporlarında arkadaşlarının durumunu göz önünde tutup en iyi fırsatı değerlendirerek bedenini fazla yormadan oynamak.

kafası işlemek (çalışmak) : aklı, zekâsı yerinde olmak, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak. Örnek Kullanım : ?Hasan’ın kafası şimdi üç cepheli işliyordu.? -O. C. Kaygılı.

kafası karışmak : önceki bilgi ve düşünceleri altüst olmak. Örnek Kullanım : ?Esir kızı unutabilmek için kendini teşkilattaki tuhaf aletleri incelemeye verdiğinde kafası iyice karışmıştı.? -İ. O. Anar.

kafası kazan (gibi) olmak : kafası şişmek.

kafası kızmak : öfkelenmek. Örnek Kullanım : ?Namusum hakkı için bir kafam kızarsa atarım denize seni.? -S. F. Abasıyanık.

kafası sarmamak : anlamamak, aklı ermemek.

kafası sersem sepet (olmak) : gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş (olmak). Örnek Kullanım : ?Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra, yorgun, uykusuz, kafası sersem sepet girdiği için kasabaya, henüz pek bir şeyin farkında değildi.? -E. Bener.

kafası şişmek : 1) zihni yorulmak 2) gürültüden tedirgin olmak.

kafası yerinde olmamak : gereği gibi düşünecek durumda olmamak.

kafası yerine gelmek : kendini toparlamak, kendine gelmek.

kafasına dank etmek : bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak. Örnek Kullanım : ?Onu içine düşürdüğüm kötü durum da böylece kafama dank etmiş oldu.? -A. Ağaoğlu.

kafasına estiği gibi : sadece kendi düşünce ve isteklerine göre. Örnek Kullanım : ?Her an, her yerden çıkıp saldırabilir, kafasına estiği gibi silah değiştirebilirdi.? -E. Şafak.

kafasına geçirmek : başına geçirmek.

kafasına girmek : 1) bir düşünce aklına uygun gelmek 2) birini bir iş yapmaya kandırmak.

kafasına girmemek : anlayamamak, kavrayamamak.

kafasına göre : istediği gibi. Örnek Kullanım : ?Otopark görevlileri, arabayı kendi kafalarına göre bir yere çekerlerdi.? -A. Ümit.

kafasına koymak : kararını önceden vermiş olmak, önceden şartlanmak, bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek. Örnek Kullanım : ?Burada toprağı, nesi varsa satıp savarak bir başka yere göç etmeyi kafasına koymuştur.? -R. N. Güntekin.

kafasına sığmamak : akıl erdirememek.

kafasına söz girmemek : 1) çok aptal veya inatçı olmak 2) önemsememek.

kafasına uymak : aklına uymak.

kafasına vura vura : zorla, isteyip istemediğine bakmadan.

kafasına vurmak : başına vurmak.

kafasında şimşek çakmak : beyninde şimşek çakmak.

kafasında tutmak : bir şeyi unutmamak, aklında tutmak.

kafasından çıkarmak (atmak) : bir şeyi unutmak veya ondan vazgeçmek. Örnek Kullanım : ?Bir rüyadan böyle abuk sabuk sonuçlar çıkardığım için kendimi suçlayarak bu tuhaf düşünceleri attım kafamdan.? -A. Ümit.

kafasından geçirmek : belli belirsiz düşünmek.

kafasını ezmek : zararlı olabilecek bir hareketi, bir durumu başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek.

kafasını işletmek : doğru ve iyi düşünmek. Örnek Kullanım : ?Biraz kafanızı işletseniz ne düğümler çözersiniz.? -T. Oflazoğlu.

kafasını kaldırmak : karşı gelmek, başkaldırmak. Örnek Kullanım : ?Sen bağ yeri açıyorsun ha? Çevirin şunu dese, yüz sopa çekse. Bir daha bak kimse kafasını kaldırır mı?? -M. Ş. Esendal.

kafasını kaldırmamak : 1) yoğun olarak çalışmak, meşgul olmak 2) yoğun bir biçimde düşünmek veya çalışmak 3) karşı gelmemek.

kafasını kaşıyacak vakti olmamak : başını kaşıyacak vakti olmamak.

kafasını kırmak : iyice dövmek, pataklamak.

kafasını kullanmak : akıllıca davranmak.

kafasını kurcalamak : zihnini meşgul etmek, düşündürmek.

kafasını sokmak : barınabilecek bir yere yerleşmek, başını sokmak. Örnek Kullanım : ?Bazen yapayalnız, kafasını sokacak bir damdan mahrum, aç, avare dolaşmış.? -H. E. Adıvar.

kafasını taştan taşa çarpmak (vurmak) : başını taştan taşa çarpmak.

kafasını toplamak : sağlıklı düşünebilir olmak. Örnek Kullanım : ?Soluk soluğa kuytu bir yere sinip kafasını toplamaya çalıştı.? -İ. O. Anar.

kafasını tütsülemek : sarhoş etmek. Örnek Kullanım : ?Tekelin en keskin içkisi bizimkilerin kafasını tütsüledi.? -B. Felek.

kafasını uçurmak : kellesini uçurmak.

kafasının bir tahtası eksik (noksan) (olmak) : alay akıl dışı davranışlarda bulunan.

kafasının dikine gitmek : kendi düşünce ve görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin öğüdünü, uyarısını dinlememek. Örnek Kullanım : ?Evvel zaman içinde, kafasının dikine giden bir kuş varmış, kışın güneye göç etmemeye ant içmiş.? -T. Halman.

kafasının etini yemek : başının etini yemek. Örnek Kullanım : ?O, keşki sıhhatli olsaydı da her gün kafamın etini yiyeydi.? -R. N. Güntekin.

kafasının kontağı atmak : çok sinirlenmek, öfke ile dolmak. Örnek Kullanım : ?Kafalarının kontağı bir kere atınca eski rayına oturtmakta güçlük çekerler.? -H. Taner.

kafaya almak : argo 1) zaaflarından yararlanarak kandırmak, oyuna getirmek 2) konu önemliymiş gibi yaparak alaya almak 3) den. gemi seyrederken akıntıyı başa almak.

kafaya çıkmak : sp. topa kafayla vurmak için sıçramak.

kafayı (bir yere) vurmak : 1) hastalanıp yatağa düşmek 2) uyumak için yatmak. Örnek Kullanım : ?Ahmet de bize varır varmaz kafayı yere vurdu.? -S. F. Abasıyanık.

kafayı bulandırmak : önceki düşünceleri altüst etmek, değiştirmek. Örnek Kullanım : ?Öğretmenler bu gibi kitapların kafayı bulandırdığını bile söyler.? -S. Birsel.

kafayı bulmak : sarhoş olmak. Örnek Kullanım : ?Samim artık iyice kafayı bulmuştu.? -H. Topuz.

kafayı çalıştırmak (işletmek) : akılcı davranarak sorunları çözmek.

kafayı değiştirmek : düşüncesini, kanaatini değiştirmek.

kafayı tütsülemek (dumanlamak) : argo sarhoş olmak. Örnek Kullanım : ?Barba Manol kafayı iyice dumanladıktan sonra, iki bacağının nasıl tutulduğunu anlattı.? -Halikarnas Balıkçısı.

kafayı üşütmek : delirmek, çılgınlaşmak.

kafayı yemek : argo aşırı yorgunluktan bunalıma düşmek.

kafes gibi : zayıf, kuru veya delik deşik.

kafese girmek : argo 1) aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak 2) hapse girmek.

kafese koymak : argo aldatıp çıkar sağlamak. Örnek Kullanım : ?O, ya birisini batırmak yahut da kafese koymak için ziyafet çekerdi.? -S. F. Abasıyanık.

kâfi gelmek : yetmek, yetişmek. Örnek Kullanım : ?Cazibesiz güzellik kâfi gelmiyor.? -R. H. Karay.

kâğıda dökmek : yazıya geçirmek.

kâğıt açmak : iskambil kâğıtlarını oyunculara dağıttıktan sonra koz olacak kâğıdın yüzünü çevirmek.

kâğıt kaleme sarılmak : hemen yazmaya başlamak. Örnek Kullanım : ?Partinin kurulacağını duyunca kâğıda kaleme sarılmış, korkunç bir telgraf yazmıştı.? -Y. Z. Ortaç.

kağnı gibi gitmek : çok yavaş gitmek.

kağnıyla tavşan avına çıkmak : bir işi bitirmemek için bahane bulmak, ayak sürümek.

kahır (kahrını) çekmek : uzun süre sıkıntıya katlanmak. Örnek Kullanım : ?Annesine bakabilmek için akşama kadar elliye yakın yaramazın kahrını çekiyordu.? -R. N. Güntekin.

kahır yüzünden lütfa uğramak : birine kötülük olsun diye yapılan iş, onun iyiliğine olmak.

kahkaha (kahkahayı) basmak (koparmak, salıvermek) : kendini tutamayıp yüksek sesle gülmek. Örnek Kullanım : ?Beni yatakta görünce kahkahayı bastı.? -Ö. Seyfettin. ?Senyörün etrafındakilerden biri dayanamayıp bir kahkaha salıverdi.? -N. F. Kısakürek.

kahkaha tufanı kopmak : birdenbire toplu olarak kahkaha atmak. Örnek Kullanım : ?Haydi bana eyvallah, deyiverince bir kahkaha tufanı koptu.? -İ. O. Anar.

kahkahayı ağzında söndürmek : edep sınırlarını aşmamak için gülmeyi sınırlamak. Örnek Kullanım : ?Hâlbuki hikâyesini dinleyen eşraf efendiler, birbirlerine bakarak kahkahalarını elleriyle ağızlarında söndürmeye çalışıyorlardı.? -Ö. Seyfettin.

kahpenin dölü : piç, soysuz.

kahrından ölmek : 1) çok üzülmek 2) aşırı üzüntü, ölümüne neden olmak.

kahve dövücünün hınk deyicisi : havan dövücünün hınk deyicisi.

kâhyalık etmek : 1) kâhyalık görevinde bulunmak 2) mec. her şeye karışmak.

kalafata çekmek : 1) gemiyi onarmak için karaya çekmek 2) mec. azarlamak, paylamak.

kalas gibi : kaba, kibar veya nazik olmayan, incelikten yoksun.

kalayı basmak : argo adamakıllı küfretmek. Örnek Kullanım : ?Basıyorlar kalayı bize, değil mi?? -S. F. Abasıyanık.

kalbe (kalbine) doğmak : içine doğmak.

kalbe dokunmak : acı veya üzüntü vermek.

kalbe işlemek : derin üzüntü uyandırmak.

kalbi ağzına gelmek : yüreği ağzına gelmek. Örnek Kullanım : ?Kendisi de her fırsat düştükçe bunlarla yan yana harp ettiğini söylerken âdeta kalbi ağzına gelmiş gibi olurdu.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kalbi boş olmak : sevgilisi bulunmamak.

kalbi çarpmak : 1) kalbi çok vurmak 2) çok heyecanlanmak 3) yüreği çarpmak.

kalbi dayanmamak : 1) aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek 2) yüreği dayanmamak.

kalbi dolu olmak : sevgilisi olmak.

kalbi ferahlamak : yüreği ferahlamak.

kalbi kararmak : 1) inancını kaybetmek 2) yüreği kararmak.

kalbi parçalanmak : yüreği parçalanmak.

kalbi sıkışmak : kalp atışları düzensiz olmak, sıkıntı duymak 2) mec. bir meseleden dolayı aşırı üzülmek.

kalbi sızlamak : yüreği sızlamak. Örnek Kullanım : ?Sekiz sene evvel İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım.? -S. F. Abasıyanık.

kalbi yerinden oynamak (fırlamak) : yüreği yerinden oynamak. Örnek Kullanım : ?En hafif bir hareketi kalbimizi yerinden oynatmaya yeterdi.? -A. Ş. Hisar.

kalbi yırtılmak : acı duymak. Örnek Kullanım : ?Koca Ali susar, kalbinin yırtıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.? -Ö. Seyfettin.

kalbine girmek : sevgisini kazanmak.

kalbine göre : gönlüne göre. Örnek Kullanım : Allah kalbine göre verdi.

kalbine saplanmak : yüreğine saplanmak.

kalbini açmak : yüreğini açmak. Örnek Kullanım : ?Bir gün kalbini İclâl’e açtı.? -Ö. Seyfettin.

kalbini burmak : üzmek, sıkıntı vermek. Örnek Kullanım : ?Hikâyenin burası kalbimi burdu.? -H. E. Adıvar.

kalbini çalmak : sevgisini kazanmak, kendine âşık etmek.

kalbini eritmek : acımasını sağlamak, yumuşatmak. Örnek Kullanım : ?Edebiyat hocamız Ali Bey’in kalbini eritecek bir konu seçmeli, acıklı bir tarzda yazmalı.? -H. E. Adıvar.

kalbini okumak : birinin duygu ve düşüncelerini, niyetini anlamak.

kalbiyle konuşmak : düşüncelerini, duygu ağırlıklı bir biçimde anlatmak. Örnek Kullanım : ?Bana öyle geldi ki bu adam kafasından ziyade kalbiyle konuşuyor.? -R. N. Güntekin.

kalbur gibi : delikleri olan, delik deşik.

kalbura çevirmek : delik deşik etmek.

kalbura dönmek : delik deşik olmak.

kalburdan geçirmek : kalbur yardımıyla ayırmak, elemek.

kalburla su taşımak : verimsiz, sonuçsuz bir işle uğraşmak.

kalburüstü kalmak : kalburüstüne gelmek.

kalburüstüne gelmek : benzerleri arasında sivrilmiş olmak, seçkin duruma gelmek. Örnek Kullanım : ?Merkez azaları, âyandan birkaç kişi, mebusların hatırlıları ile ateşlilerden kalburüstüne gelenleri oradaydı.? -M. Ş. Esendal.

kaldı ki : bundan başka, bununla birlikte. Örnek Kullanım : ?Kaldı ki büyük kızı, üç çocuğunun içinde en akıllı, en parlak olanıydı.? -E. Şafak.

kaldırım çiğnemek : şehirde yaşayarak görgüsü artmak.

kaldırıma düşmek : 1) önemini, değerini yitirmek 2) ucuz fiyatla sokakta satışa çıkarılmak. Örnek Kullanım : ?Bastığı hiçbir eser kaldırıma düşmemişti.? -Y. Z. Ortaç.

kaldırımları arşınlamak : işsiz güçsüz dolaşmak. Örnek Kullanım : ?Kelli felli efendiden adamların hatta sarıklı ulemanın günden güne hırpanileşen kılıklarla, elleri boyunlarında, kaldırımları arşınladıklarını görüyorum.? -R. N. Güntekin.

kale almamak : önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.

kale gibi : 1) çok büyük, sağlam (yapı) 2) mec. kendisine güvenilen güçlü (kimse).

kalebent etmek : suçluluğu yüzünden mahkûm etmek. Örnek Kullanım : ?Jön Türklerle alakası var diye, insanı dünyanın öbür ucuna kalebent ediverirler.? -S. M. Alus.

kalem açmak : kalemin ucunu yontup kullanılabilecek bir duruma getirmek.

kalem kırmak : huk. idam kararı verildiğinde bir daha idam kararı imzalamamak için hâkim kalemini kırmak.

kalem oynatmak : 1) yazı yazmak. Örnek Kullanım : ?Namık Kemal’in tek başına kalem oynattığı alanlarda başyazarlar, fıkra yazarları, sanat eleştiricileri yetişir.? -N. Cumalı. 2) bir yazıyı düzeltmek 3) bir yazıda değişiklik yapmak.

kaleme (kaleme kâğıda) sarılmak : hemen yazmaya başlamak. Örnek Kullanım : ?Hemen kaleme sarıldı. Bir hafta her gece çalışmak suretiyle hikâyesini bitirdi.? -H. E. Adıvar.

kaleme almak : bir konuyu yazı durumuna getirmek, yazıyla anlatmak.

kaleme gelmek : yazılabilmek veya anlatılabilmek. Örnek Kullanım : ?Köyün harman yerinde anlatımı kaleme gelmez bir çalışma var.? -F. Otyam.

kaleminden çıkmak : herhangi biri tarafından yazılmak. Örnek Kullanım : ?Kurtuluş Savaşı boyunca ciltler tutacak ölçüde telgraf yazışmaları hep kendi kaleminden çıkmıştır.? -N. Cumalı.

kaleminden kan damlamak : 1) yazıları acı ve dokunaklı olmak 2) etkili yazmak. Örnek Kullanım : ?Kaleminden kan damlayan kavgacı yazarları sevmiyordu.? -T. Buğra.

kalemine dolamak : 1) herhangi bir konuyu sürekli olarak yazmak 2) bir kimseyi sürekli olarak yazılarıyla kötülemek.

kalemiyle yaşamak (geçinmek) : geçimini yazılarıyla sağlamak.

kaleyi içinden fethetmek : davasını karşı taraftan birinin yardımıyla kazanmak.

kalıba dökmek : dökmecilikte erimiş madeni kalıbın içine akıtmak.

kalıba vurmak : biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek.

kalıbı değiştirmek (dinlendirmek) : argo ölmek. Örnek Kullanım : ?Hekimler epeyce çalıştılar, ilaç verdiler ise de fayda etmedi. Bir hafta sonra kalıbı dinlendirdi.? -M. Ş. Esendal.

kalıbı kıyafeti yerinde olmak : görünüşü gösterişli olmak.

kalıbından utanmamak : dıştan görüntüsünün verdiği etkiyi hiçe saymak. Örnek Kullanım : ?Yalan söylüyorsun ha bire kalıbından utanmadan, sana inanmıyorum.? -K. Korcan.

kalıbını basmak : bir şeyi güvenle doğrulamak. Örnek Kullanım : ?Aklı yerinde ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım.? -S. F. Abasıyanık.

kalıbının adamı olmamak : görünüşünden beklendiği gibi olmamak.

kalıp gibi oturmak : giysi, vücuda tam uymak.

kalıp gibi serilmek : yorgunluktan upuzun yatmak.

kalıp gibi uyumak : kımıldamadan uzun ve derin bir uyku uyumak.

kalıp kesilmek : olduğu gibi kalmak. Örnek Kullanım : ?Lakin sonra mandalın gürültüsü, kanadın gıcırtısını duyunca hemen yerine donmuş, yatmış, kalıp kesilmişti.? -R. H. Karay.

kalıptan kalıba girmek : çıkar sağlamak için her duruma uymak.

kalkıp kalkıp oturmak : öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, hop oturup hop kalkmak.

kalkışa geçmek : uçak havalanmak için pistten ayrılmak.

kalleşlik etmek : 1) sözünde durmayarak döneklik etmek 2) birine gizlice kötülük etmek.

kalp (kalbini) kazanmak (fethetmek) : ince bir davranış veya güzel bir sözle birinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek. Örnek Kullanım : ?Hele düzmece şehzadenin kadife pantolonuyla sivri güzel çehresi derhâl kadının kalbini kazandı.? -R. N. Güntekin.

kalp (kalbini) kırmak : gönül kırmak. Örnek Kullanım : ?Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.? -H. E. Adıvar. ?Okuyucularımın hakkını yiyor hem de öteki genç okuyucularımın kalbini kırıyorum.? -O. V. Kanık.

kalubeladan beri : dünya kurulalı beri, çok eskiden beri.

kama basmak : hlk. oyunda yenmek.

kamanço etmek : yüklemek, aktarmak, elden ele geçirmek. Örnek Kullanım : ?Bu ödev kendisine kamanço edilen eleştirmen arkadaş…? -H. Taner.

kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne) : sıkıntı ve tersliklerin üst üste geldiğini anlatan bir söz.

kambura vermek : ciltlenecek kitabın sırtını, formalar dikildikten sonra çekiç veya makine yardımıyla yuvarlaklaştırmak.

kambura yatmak : ayakta duran birini sırtüstü düşürmek için gizlice arkasında iki büklüm olup eğilmek ve başka birinin onu önden üzerine itmesini sağlamak.

kamburu çıkmak : 1) sırtı kambur olmak. Örnek Kullanım : ?Mavi gözlü, köse, kamburu çıkmış bir ihtiyardı.? -Ö. Seyfettin. 2) mec. ihtiyarlamak. Örnek Kullanım : ?Bir kocakarı gibi kamburu çıkmış. Ne istiyor?? -N. Hikmet. 3) mec. eğilerek yapılan işler için çok çalışmış olmak.

kamburunu çıkarmak : insan, kedi vb. sırtını tümsek duruma getirmek.

kamçı çalmak (vurmak) : kamçılamak.

kamet getirmek : farz namazına durmak için iç ezan okumak.

kameti artırmak : 1) yüksek sesle konuşmak 2) ortalığı velveleye vermek.

kamış atmak (koymak) : argo birine oyun etmek, arabozanlık etmek. Örnek Kullanım : ?Sıkıntılı bir durumdu ama onun kamışı o kadar zekice atması hoşuma gitmişti.? -R. Erduran.

kamp kurmak : kamp için kalınacak yerde gerekli düzeni sağlamak.

kamp yapmak : kampa girmek.

kampa girmek : genellikle yarışma öncesi, yarışmaya gerektiği gibi hazırlanmak.

kamuoyu oluşturmak (yaratmak) : bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkati o düşünce etrafında toplamak ve yoğunlaştırmak.

kan (kanı) başına çıkmak (sıçramak veya toplanmak) : öfkelenmek. Örnek Kullanım : ?Kan başına çıkarmış zavallının ve hep bağırmak, bağırmak istermiş.? -P. Safa.

kan ağlamak : büyük bir üzüntü içinde bulunmak.

kan akıtmak : kurban kesmek.

kan akmak : 1) savaş, çatışma, dövüş olmak 2) ölmek.

kan alacak damarı bilmek : nereden veya kimden çıkar sağlanabileceğini bilmek.

kan beynine sıçramak (çıkmak) : çok sinirlenmek, hiddetlenmek, kontrolü yitirmek. Örnek Kullanım : ?O görüntü gözlerimin önünde canlanınca kan beynime sıçrıyor, kendimi kaybediyorum.? -A. Ümit.

kan çanağı gibi : kanlanan (göz).

kan çekmek : 1) yüz ve huy, anne veya baba tarafının yüzüne ve huyuna benzemek 2) akrabalar birbirlerine yakınlık duymak.

kan çıkmak : kan dökülmek, cinayet işlenmek.

kan dere gibi akmak : vücudun bir yerinden çok kan akmak veya bir savaşta çok kişi yaralanarak ölmek.

kan dökmek : ölüme yol açmak, cana kıymak. Örnek Kullanım : ?Şimdiyse durum değişmiş, şu sazevinde oturanlar toprak için kan bile dökebilirlerdi.? -Y. Kemal.

kan gövdeyi götürmek : çok kan dökülmek. Örnek Kullanım : ?Cephelerde kan gövdeyi götürürken bu macera adamının aramızda ne aradığını düşünüyordum.? -R. N. Güntekin.

kan gütmek : kan dökerek öç almak istemek.

kan istemek : öldürülen bir kimsenin öcünün alınmasını istemek.

kan kaybetmek : 1) herhangi bir nedenle vücuttan çok kan akmak. Örnek Kullanım : ?Kadın o kadar kan kaybetmiş ki az daha ölecekmiş.? -M. Ş. Esendal. 2) mec. güçsüzleşmek, etkisini kaybetmek.

kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek : çok eziyet çektiği hâlde durumunu iyi göstermek.

kan olmak : insan öldürülmek.

kan revan içinde : her yanı kana bulanmış. Örnek Kullanım : ?Öteki arkadaşların kan revan içinde sağa sola fırlatıldıklarını müşahede ettim.? -A. İlhan.

kan revan içinde kalmak : her yanı kana bulanmak. Örnek Kullanım : ?Çıplak ayağım kan revan içinde kaldıkça öbürüne bakıp şükredeceğim.? -S. Çokum.

kan ter içinde : çok terli, yorgun ve perişan bir durumda. Örnek Kullanım : ?İşte şimdi de kan ter içinde oturdum masanın başına.? -N. Hikmet.

kan tere batmak : kan ter içinde kalmak. Örnek Kullanım : ?Yaptığınız yürüyüş, başka zamanlarda kan tere batmadan yapılacak işlerden değildir.? -R. N. Güntekin.

kan tutmak : 1) kan gördüğünde bayılmak 2) şok geçirmek.

kan vermek : 1) hastaya, yaralıya kan aktarmak 2) kan nakli için kan aldırmak.

kan yürümek : bir organda aşırı kan birikmek.

kana boyamak (bulamak) : kan içinde bırakmak. Örnek Kullanım : ?Ondan on beş yıl sonra, Feriye sarayını kana boyayan ve zavallı babacığımın felaketine sebep olan faciayı…? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kana kan istemek : kısas yapılmasını istemek.

kana susamak : öldürme hırsı duymak.

kanat alıştırmak : bir işe alışmaya çalışmak.

kanat çırpmak : 1) uçmak 2) kanatlarını hareket ettirmek. Örnek Kullanım : ?Komşunun kazları birikintilerde kanat çırpıp bağırıyordu.? -R. Enis. 3) mec. yeni bir başlangıç yapmak.

kanayan yara olmak : sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durumda olmak.

kancayı takmak (atmak) : bir kimsenin kötülüğü için uğraşmak. Örnek Kullanım : ?İçlerinden birine kancayı atmış, maksadı, onu üzmek, ona eziyet etmektir.? -R. H. Karay.

kandilin yağı tükenmek : hayat sona ermek, ölmek.

kangren olmak : 1) vücudun bir yerindeki dokular ölmek 2) mec. kangrenleşmek.

kanı donmak (çekilmek) : donakalmak, çok şaşırmak.

kanı ısınmak : birine karşı yakınlık duymak. Örnek Kullanım : ?Kanları çabuk ısındı birbirine.? -N. Cumalı.

kanı içine akmak : derdini dışa vuramamak.

kanı kurumak : 1) çok usanmak, çok bıkmak 2) mec. bitkin, yorgun, cansız duruma düşmek.

kanı sulanmak : kansızlığa uğramak.

kanı temizlenmek : öldürülenin arkasından, öldüren kişi veya yakınlarından birini öldürerek öç almak.

kanına dokunmak : çok sinirlenmek. Örnek Kullanım : ?Bırak Allah’ını seversen müdür bey! Bazen kanıma dokunuyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun?? -H. Taner.

kanına girmek : 1) birini öldürmek veya öldürtmek. Örnek Kullanım : ?Kanıma gireceksiniz ama ne yapalım siz sağ olun.? -R. N. Güntekin. 2) bir kızın kızlığını bozmak.

kanını içine akıtmak : sıkıntısını belli etmemek.

kanını kaynatmak : heyecanlandırmak, coşturmak. Örnek Kullanım : ?Görenin kanını kaynatan bir tadı vardı duruşunun, bakışının.? -Y. Kemal.

kanıya varmak : belli bir kanı edinmiş olmak.

kanıyla ödemek : yaptığının cezasını hayatıyla ödemek.

kanlı bıçaklı olmak : aralarında herhangi bir nedenden dolayı birbirini öldürecek kadar düşmanlık bulunmak.

kantara çekmek (vurmak) : 1) bir şeyi tartmak 2) mec. birini sınamak.

kantarın topunu kaçırmak : ölçüyü kaçırıp aşırı davranmak.

kantarlıyı savurmak : ağır bir biçimde sövmek.

kanun çiğnemek : yasal olmayan iş yapmak. Örnek Kullanım : ?Ben bir gazeteciyim. Kanunları çiğnemişsem bu ülkenin savcıları gerekeni yaparlar.? -A. Ümit.

kapalı geçmek : bir konuda önemli noktaya değinmemek.

kapalı olmak : 1) iş yapmamak 2) ilgisiz kalmak. Örnek Kullanım : ?Nedim’i beğenmeyenler bu şenlikli dünyaya kapalı olanlardır.? -S. Birsel.

kapalı yetişmek : toplum hayatına girmeden, karışmadan yetişmek.

kapan kurmak : bir hayvanı tuzağa düşürmek için kapan hazırlamak.

kapana düşmek (girmek veya kısılmak veya koymak veya tutulmak veya yakalanmak) : içinden çıkılmaz bir duruma düşmek, ele geçmek. Örnek Kullanım : ?Onlar beni kapana koyacaklarını sanadursunlar.? -R. H. Karay.

kapana düşürmek (kıstırmak) : hile ile yakalamak. Örnek Kullanım : ?İçindekiler kendilerini ayaklarıyla bir kapana kıstırmışlardır.? -R. N. Güntekin.

kapana sıkıştırmak : 1) birini zor durumda bırakmak. Örnek Kullanım : ?Fikirlerindeki çelişmeyi belirtip adamı kıskıvrak bir kapana sıkıştırır.? -H. Taner. 2) birini düzenle zor duruma sokmak, işin içinden çıkamaz duruma getirmek.

kapanın elinde kalmak : 1) çok istenir ve aranır olmak 2) bir şeyden ancak çabuk davranabilenler yararlanmak.

kapı almak (yapmak) : tavla oyununda bir haneye üst üste iki pul getirmek ve o hanenin karşı oyuncu tarafından kullanılmasını engellemek. Örnek Kullanım : ?Altı bir geldi mi köşeyi kapacaksın, kapıları almayı asla unutmayacaksın.? -T. Uyar.

kapı aralamak : bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak.

kapı aramak : ev ziyareti yapmak istemek.

kapı baca açık : korunmaya alınmamış.

kapı dışarı etmek (atmak) : kovmak, dışarı atmak. Örnek Kullanım : ?Sizin hepinizi kapı dışarı edecekler. Çünkü kaçak işçiye memlekette iş yok.? -M. İzgü.

kapı gibi : 1) iri vücutlu (kimse) 2) dayanak noktası güçlü, sağlam olan. Örnek Kullanım : ?İçlerinden biri atından inerek celladın burnuna kapı gibi bir fermanı dayadı.? -İ. O. Anar.

kapı kadar : çok enli ve uzun olan.

kapı kapı aramak : her yeri aramak.

kapı kapı dolaşmak (gezmek) : 1) ev ev gezmek 2) bir yerlere sürekli girip çıkmak. Örnek Kullanım : ?Elbette öyle ama sen böyle panik hâlinde kapı kapı dolaşırsan, teşkilatta muhalefet var sanıp gerçekten de bir temizliğe başlayabilirler.? -A. Ümit. 3) iş aramak için her yere başvurmak.

kapı komşusu yapmak (etmek) : bir yere sık gidip gelmek.

kapı yapmak : 1) bir şey istemek veya söylemek için karşısındakini önceden başka sözlerle hazırlamak. Örnek Kullanım : ?Rumeli’de bıraktığı çiftlikleri de anlattıktan sonra yaptığı kapıyı kâfi gördü. İşlere geçti.? -Ö. Seyfettin. 2) ev gezmesi yapmak 3) kapı almak.

kapıda kalmak : içeri girememek. Örnek Kullanım : ?Anahtar bendedir. Onlar sonra kapıda kalırlar.? -M. Ş. Esendal.

kapıdan çevirmek : geri döndürmek, kabul etmemek. Örnek Kullanım : ?Fakat görücüleri de kapıdan çevirmeyi doğru bulmuyordu.? -H. E. Adıvar.

kapıdan kovsan bacadan düşer : yüzsüz, arsız kimseler için söylenen bir söz.

kapılar yüzüne (üzerine veya üstüne) kapanmak : istenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek.

kapıları açık tutmak : herhangi bir konuda ilişkiyi kesmeden anlaşma ortamını sürdürmeye çalışmak.

kapıları kapamak : bütün ilişkileri kesmek veya anlaşma ortamını ortadan kaldırmak.

kapıp koyuvermek : 1) kendini bırakmak. Örnek Kullanım : ?Nihayet yorgunluktan sızıp kalıncıya kadar kendimi bu buhrana kapıp koyuverdim.? -E. İ. Benice. 2) bırakmak, vazgeçmek.

kapısına kilit vurmak : 1) girilip çıkılmasını önlemek için bir yeri kapamak 2) bir yerin çalışmasına son vermek.

kapış kapış gitmek : çok çabuk satılmak, çok istenir olmak.

kapış kapış yapmak : üstüne atılmak, aceleyle almak. Örnek Kullanım : ?El elin ayıbını terzi kumaşı alır gibi kapış kapış yaptığı için aldırış etmem.? -B. Felek.

kapıya dayanmak : 1) gelip çatmak. Örnek Kullanım : ?Kış kapıya dayandı, daha kömür alamadık.? -R. N. Güntekin. 2) bir şey elde etmek için bir yeri, bir kimseyi zorlamak, göz korkutmak. Örnek Kullanım : ?Bereket versin ki padişahın cellatları kapıya dayanmadılar.? -İ. O. Anar.

kapıyı açmak : 1) bir işe veya bir konuya öncelikli olarak başlamak 2) bir işte başkalarına örnek olmak.

kapıyı büyük açmak : çok masraflı bir işe girişmek veya hesapsız harcamak.

kapıyı göstermek : kovmak, uzaklaştırmak.

kaplumbağa gibi : soğukkanlı ve yavaş hareket eden (kimse).

kaput etmek : kâğıt oyununda karşısındakini tek sayı alma imkânından yoksun bırakmak.

kaput gitmek (olmak) : 1) kâğıt oyununda hiçbir sayı alamamak 2) argo hiçbir sınavı verememek.

kâr bırakmak : kazanç getirmek.

kâr getirmek : bir şey para kazandırmak.

kar gibi : temiz, beyaz. Örnek Kullanım : ?Kar gibi çamaşırları serip eve döndü.? -O. Rifat.

kâr koymak : bir şeyin maliyet fiyatı üzerine kâr payını katmak, kazanç koymak.

kara kara düşünmek : çok üzüntülü olmak, düşünceye dalmak. Örnek Kullanım : ?Kara kara düşünmeye başladım, böyle bir toplantıyı, kim, hangi kurum destekleyecekti?? -M. C. Anday.

kara listeye almak : birini, bir grubu, bir ülkeyi sakıncalı veya zararlı görmek.

kara para aklamak : yasa dışı yollarla elde edilen parayı yasallaştırmak için yatırım yapmak.

kara sürmek : kara çalmak. Örnek Kullanım : ?Gericiliği, insanlara kara sürme suçlamalarını kabul etmedi.? -K. Tahir.

kara yasa bürünmek : 1) aşırı üzülmek 2) derin derin düşünmek.

karabatak gibi : bir görünüp bir ortadan kaybolan (kimse).

karaborsaya düşmek : bir mal gizlice pahalıya alınıp satılır olmak.

karagöz oynatmak : komik bir durum yaratmak.

karagözlük etmek : güldürüp eğlendirecek davranışlarda bulunmak.

karakol gezmek : huzur ve güvenliği sağlamak amacıyla dolaşmak, devriye gezmek.

karakola düşmek : herhangi bir suç dolayısıyla karakolluk olmak.

karakolluk olmak : kavga sonucu karakola gitmek zorunda kalmak. Örnek Kullanım : ?Sonra karakolluk olmaz mıyız?? -M. Ş. Esendal.

karalar bağlamak (giymek) : yas tutmak. Örnek Kullanım : ?Bütün yaşamı karardı, sokağa çıkamaz oldu, karalar bağladı.? -H. Topuz.

karambole getirmek : 1) karışıklıktan yararlanarak birini aldatmak 2) bir işi aşırı bir çabuklukla yaparak gereken özeni göstermemek.

Karamürsel sepeti sanmak : bir kimse veya şeyi ufak, önemsiz saymak.

karanfili sıkmak : argo tehlikelere ve güçlüklere göğüs gerebilmek.

karanlığa gömülmek : 1) koyu karanlık içinde kalmak 2) büyük sıkıntı ve keder içinde kalmak. Örnek Kullanım : ?Türkiye’nin güneşi battı, karanlığa gömüldük.? -B. Felek.

karanlığa kalmak : gidilecek yere varmadan akşam olmak.

karanlığı deşmek (yırtmak) : 1) karanlıkta görmeye çalışmak, aydınlığa çıkmak için çaba harcamak. Örnek Kullanım : ?Gözleriyle sokakların karanlıklarını yırtmaya uğraşarak sinirli bir telaş içinde çırpınıyordu.? -H. R. Gürpınar. 2) mec. büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtulmak için çabalamak.

karanlık basmak (çökmek) : hava kararmak. Örnek Kullanım : ?Akşamdı, ortalığa hafif bir karanlık çökmüştü.? -R. N. Güntekin. ?Tekrar ana yola geldiğim zaman karanlık basmıştı.? -S. F. Abasıyanık.

karanlık etmek : bir şeyin önünde durarak görünmesine engel olmak.

karanlık kesilmek : ortalık birdenbire kararmak. Örnek Kullanım : ?Gece kandili birdenbire sönmüş, oda zifirî karanlık kesilmişti.? -Ö. Seyfettin.

karanlıkta göz kırpmak : bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.

karar almak : bir davayı, bir sorunu sonuca bağlamak. Örnek Kullanım : ?Artık ayrılmayalım diye kararlar alıyor fakat bir türlü tatbike geçemiyordu.? -R. H. Karay.

karar altına almak : karar vermek, kararlaştırmak. Örnek Kullanım : ?Dün akşam size tesadüf ettiğimde bunu karar altına almıştık.? -H. Z. Uşaklıgil.

karar kılmak : birçok şeyi deneyip birini seçmek. Örnek Kullanım : ?Tekrar masa başına dönmekten zevkli bir iş bulamayacağımda karar kıldım.? -F. R. Atay.

karar vermek : bir sorunu karara bağlamak, kararlaştırmak. Örnek Kullanım : ?Sonunda bu su tenekelerini civardaki evine kadar taşımaya karar verdi.? -İ. H. Baltacıoğlu.

karara bağlamak : bir davayı, bir sorunu çözümlemek, sonuçlandırmak.

karara kalmak : davanın görüşülmesi bitip yargıcın kararını beklemek.

karara varmak : bir konuda anlaşmak, bir şeyi kararlaştırmak.

karavana çıkmak : yemek hazırlanmak veya gelmek.

karavanadan yemek : toplu durumda aynı kaptan yemek.

karaya ayak basmak : 1) deniz, göl vb.nden karaya çıkmak 2) deniz taşıtından karaya çıkmak.

karaya düşmek : deniz içinde bulunan bir şey akıntı veya dalga ile kıyıya atılmak.

karaya oturmak : gemi denizin sığ bölümüne saplanıp kalmak. Örnek Kullanım : ?Olan olmuş, bizim teknenin bir yanı, pamuk şiltelere serilir gibi karaya oturmuş.? -B. R. Eyuboğlu.

karaya vurmak : 1) karaya çarpmak. Örnek Kullanım : ?Loşluklar içinde bana, sandalımız ikide bir karaya vuruyor gibi geliyordu.? -R. H. Karay. 2) denizdeki bir cisim kendini karaya atmak. Örnek Kullanım : ?Ağzımı, karaya vurmuş bir balık gibi sonuna kadar açıyorum ama soluk alamıyorum.? -A. Ü

karda yürüyüp (gezip) izini belli etmemek : kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek. Örnek Kullanım : ?Karda yürüyüp izini belli etmemek, cümlesiyle tarif edilen bu sinsilik, hedefine asla varamayan adi bir hiledir.? -P. Safa.

karga bok yemeden : kaba çok erken bir saatte.

karga gibi : çok zayıf ve esmer (kimse).

karga tulumba etmek : birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup kaldırmak. Örnek Kullanım : ?Emine kalkmak istemiyor, boyuna hıçkırıyordu. Ötekiler hep bir olup onu karga tulumba edince yanıma getirdiler.? -O. C. Kaygılı.

kargadan başka kuş tanımamak : bildiğinden veya öğrendiğinden kesinlikle şaşmamak.

kargaşa çıkarmak : gürültü patırtıya yol açmak.

karı gibi : korkak, dönek (erkek).

karılık etmek : 1) evli bir kadın kocasına olan görevini yerine getirmek 2) hkr. erkek için döneklik etmek, hile yapmak.

karın doyurmak : 1) geçinmek. Örnek Kullanım : ?Yoğurtçuda çalışanlar bu türlü karın doyuranları çok görmüşlerdi.? -N. Cumalı. 2) yararı olmak. Örnek Kullanım : ?Fakat öpüşmek, sevişmek karın doyurmuyor.? -Ö. Seyfettin.

karınca duası gibi : çok küçük, sık ve okunaksız (yazı).

karınca yuvası gibi : çok kalabalık.

karıncayı bile ezmemek (incitmemek) : çok merhametli, ince duygulu olmak. Örnek Kullanım : ?Etliye sütlüye karışmadan, karıncayı bile incitmeden kendi hâlinde yaşayıp gidermiş.? -E. Şafak.

karısının üstüne evlenmek : karısı varken bir kadınla daha evlenmek. Örnek Kullanım : ?Fakat hanımefendi, bugün İstanbul’da karısının üstüne evlenmiş kaç erkek var?? -H. C. Yalçın.

karış karış bilmek : en ince ayrıntısına kadar biliyor olmak. Örnek Kullanım : ?Buraların girdisini çıktısını, deliğini kovuğunu karış karış bilir.? -H. R. Gürpınar.

karış karış dolaşmak : her yeri gezmek. Örnek Kullanım : ?Ben Türk köylerini karış karış dolaştım, bilirim.? -A. Gündüz.

karina etmek : gemiyi karinası ortaya çıkacak biçimde bir yanı üzerine yatırmak.

karinaya basmak : karina etmek.

karine ile anlamak : sözün gelişinden çıkarmak.

karizmayı çizdirmek : argo var olan etkileyiciliğini kaybetmek.

karman çorman etmek : çok karışık ve düzensiz duruma getirmek.

karman çorman olmak : çok karışık ve düzensiz duruma gelmek. Örnek Kullanım : ?İşler gittikçe kızışıyor, hikâyeler gittikçe karman çorman oluyor, hangi sözü kimin söylediği belli olmuyordu.? -Y. Kemal.

karmanyolaya getirmek : soymak. Örnek Kullanım : ?Sarhoş buldunuz adamı karmanyolaya getireceksiniz.? -O. Kemal.

karnı büyümek : hamile kalmak. Örnek Kullanım : ?Felaket bununla bitmemiş, üç ay sonra karnı büyümeye başlamış.? -H. E. Adıvar.

karnı tok sırtı pek olmak : geçimi iyi olmak, para sıkıntısı olmamak.

karnı tok, sırtı pek : geçim sıkıntısı olmayan insanlar için kullanılan bir söz.

karnı zil çalmak : çok acıkmış olmak.

karnından konuşmak (söylemek) : 1) işitilemeyecek kadar alçak sesle söylemek 2) uydurarak söylemek.

karnını doldurmak : 1) çok yemek yemek 2) argo gebe kalmak.

karşı çıkmak : 1) dışarıdan gelenleri karşılamaya gitmek. Örnek Kullanım : ?Edirne’nin üç şerefelisi de kandillerden kaftanı ile ona karşı çıkmış.? -R. E. Ünaydın. 2) bir düşünceye katılmamak, cephe almak. Örnek Kullanım : ?Üniversiteyi bitirince isteğimi babama açtım, önce biraz karşı çıkar

karşı karşıya gelmek : 1) birden karşılaşmak. Örnek Kullanım : ?Nihayet bir defa, gene dereden köye doğru giderken karşı karşıya gelmeyeyim mi?? -Y. K. Karaosmanoğlu. 2) zıtlaşmak.

karşı karşıya olmak : yüz yüze gelmek. Örnek Kullanım : ?Az sonra, şairin çok şairane bir hayretiyle karşı karşıyayız.? -C. Meriç.

karşı koymak : boyun eğmemek. Örnek Kullanım : ?Yabancının bu kötü kastına yalnız azmimizle karşı koyduk.? -R. E. Ünaydın.

karşı olmak : birine veya bir düşünceye katılmamak, karşıt olmak.

karşılık vermek : 1) küçük büyüğüne karşı gelmek 2) cevap vermek, yanıt vermek. Örnek Kullanım : ?Haşarı oğlan bu ağzı bozuk kadına şöyle karşılık veriyordu.? -O. C. Kaygılı.

karşılıkta bulunmak : cevap vermek. Örnek Kullanım : ?Bunun üzerine Refet Paşa kahkahalarla gülerek bana şöyle bir karşılıkta bulunmuştu.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

karşısına dikilmek : 1) birinin karşısında durmak. Örnek Kullanım : ?Sizi bucak bucak arayan ölüm, nihayet izinizi bulup karşınıza dikildi mi?? -A. N. Asya. 2) karşıt olmak. Örnek Kullanım : ?Bütün arkadaşlar yarın ele ele vererek karşınıza dikilirler.? -H. Topuz. 3) engel olmak.

kart basmak : işçiler iş yerine giriş ve çıkışta gelip gittiklerini bir makine aracılığıyla belirtmek.

kart çıkarmak : sp. hakem kural dışı hareket eden oyuncuya cezalandırma amacı ile sarı veya kırmızı kart göstermek.

kasavet çekmek : üzülmek, tasalanmak. Örnek Kullanım : ?Dövüşen yiğitler de boyanır kana / Kasavet mi çeker seni doğuran ana? -Halk türküsü.

kasayı devretmek : işletmelerde nöbetleşe çalışan kasadarlar kasa mevcudunu birbirine aktarmak.

kasım kasım kasılmak : gururlanmak, büyüklük taslamak, büyüklenmek.

kasıp kavurmak : 1) baskı yaparak veya kıyıcı davranışlarla bir topluluğu ezmek, zulmetmek. Örnek Kullanım : ?Karaköy civarını kasıp kavuran iki serseri çocuğu enselerinden yakalayıp huzuruna getirmiştim.? -Y. K. Karaosmanoğlu. 2) çok zarar vermek, mahvetmek. Örnek Kullanım : ?Derhâl asabi, in

kaskatı kesilmek : aşırı coşku, soğuk, korku, üzüntü vb. etkisiyle hareket edemeyecek, bir şey söylemeyecek duruma gelmek, donup kalmak. Örnek Kullanım : ?Kaskatı kesilmiş vücudu, suyun hafif akıntısına uyarak yavaş yavaş uzaklaştı.? -R. N. Güntekin.

kasvet basmak (çökmek) : çok sıkılmak, içi daralmak. Örnek Kullanım : ?Gündüzün bu saatinde, tiyatroya ağır bir kasvet çökmüş.? -P. Safa.

kasvet vermek : sıkıntı vermek.

kaş göz etmek : kaş ve göz işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışmak.

kaş göz işareti yapmak : kaş ve gözle bir şeyler anlatmak, dikkat çekmek. Örnek Kullanım : ?Murat Bey konuşurken bana kaş göz işaretleri yapıyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyor.? -R. N. Güntekin.

kaş yapayım derken (yaparken) göz çıkartmak (çıkarmak) : işi düzelteyim derken büsbütün bozmak.

kaş yıkmak : kaş çatmak. Örnek Kullanım : ?El yanında yıkar gider kaşını / Tenhalarda gülüşünü sevdiğim? -Ruhsati.

kaşı (kaşları) çatılmak : öfkelenmek, kızmak. Örnek Kullanım : ?Babam kaşları çatılmış, başını sallayarak izliyor bizi.? -A. Ümit.

kaşık atmak (çalmak) : iştahla veya çabuk yemek.

kaşık kadar : çok küçük. Örnek Kullanım : Hastalanınca yüzü kaşık kadar kaldı.

kaşık sallamak : yemek yemek. Örnek Kullanım : ?Gençler tarhana aşına kaşık salladılar.? -N. Araz.

kaşıkla verip kepçeyle geri almak : yaptığı bir iyiliğin acısını çıkarırcasına davranmak.

kaşıkla yedirip sapıyla (gözünü) çıkartmak : yaptığı bir iyiliği hiçe indirecek kötülükte bulunmak.

kaşını gözünü eğmek : kızgın bir durumdayken kaş çatmak.

kaşının altında gözün var dememek : gözünün üstünde kaşın var dememek.

kaşla göz arasında : kimsenin sezmesine imkân vermeyecek kadar kısa bir zaman içinde, çok çabuk. Örnek Kullanım : ?Kuzum, kaşla göz arasında ne zaman geldin ve ne zaman kaybettin paranı?? -N. F. Kısakürek.

kaşlarını çatmak : kızmak, öfkelenmek. Örnek Kullanım : ?Dönüp ardına baktı, bakmasıyla kaşlarını çatması bir oldu, yüzü kararıverdi.? -B. Günel.

kat çıkmak : yapıya kat eklemek.

katakulli okumak : yalan söylemek, palavra atmak. Örnek Kullanım : ?Her seferki gelişinde bu katakulliyi okursun fakat sözün ardı hep boşa çıkar.? -H. R. Gürpınar.

katakulliye gelmek : tuzağa düşmek.

katakulliye getirmek : tuzağa düşürmek.

katana gibi : iri yarı (kadın).

katıla katıla ağlamak : aşırı derecede ağlamak. Örnek Kullanım : ?Meğer aradan birkaç ay geçecek ve yine o evde, yine gözlerimizden yaşlar akarak katıla katıla ağlayacakmışız.? -Y. Z. Ortaç.

katıla katıla gülmek : aşırı derecede gülmek. Örnek Kullanım : ?Bir kahveye yolu düşmüş, kahvede oturanların hepsi katıla katıla gülüyorlarmış.? -B. R. Eyuboğlu.

katır gibi : inatçı (kimse).

katır kuyruğu gibi kalmak : bir işte ilerlemeden kalmak.

katır tepmişe dönmek : çok hırpalanmak, perişan duruma düşmek, felaketin nereden geldiğini anlayamamak.

katkıda bulunmak : bir şeyin oluşmasına, gelişmesine veya gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile yardım etmek. Örnek Kullanım : ?Bu kitaba kendileri ayrımında olmasalar da pek çok insan katkıda bulundu.? -E. Atasü.

katmerli katmerli gülmek : üst üste ve ara vermeden aşırı derecede gülmek. Örnek Kullanım : ?Harun sarhoşluğun sinirliliğiyle yine göbek ve gerdan titreterek katmerli katmerli gülmeye başladı.? -H. R. Gürpınar.

katran gibi : karaya yakın koyu renkte. Örnek Kullanım : ?Gece karanlığından daha kesif, katran gibi karanlık bir mübarek daire…? -H. R. Gürpınar.

katresi kalmadı (yok) : hiç kalmadı, hiç yok.

kav gibi : 1) kolaylıkla tutuşacak durumda olan 2) kuru ve gevrek.

kavanoz dipli dünya : üzülmemeyi, biraz boş vermeyi, rahat bir biçimde yaşamayı anlatan söz.

kavara çekmek : kaba yellenmek.

kavga çıkarmak : kavgaya neden olmak. Örnek Kullanım : ?Bir gün hiç yoktan kavga çıkarıp oğlanın ağzını burnunu bir güzel dağıtıverdiler.? -N. Cumalı.

kavga çıkmak : dövüş meydana gelmek. Örnek Kullanım : ?Sık sık kavga çıkıyordu aralarında, ana avrat küfrediyorlardı.? -C. Meriç.

kavga kopmak (patlamak) : dövüş başlamak. Örnek Kullanım : ?Softalar arasında kızıl bir kavga kopmuştu.? -F. R. Atay. ?Su yolunda tuğlacılarla konducular arasında kavga patladı.? -L. Tekin.

kavgaya girişmek (tutuşmak) : kavgaya başlamak. Örnek Kullanım : ?Kendilerine acındırmak için yalandan kavgaya tutuşup birbirlerinin saçlarını başlarını yoldular. Yüzlerini kanattılar.? -L. Tekin.

kavil kesmek : sözleşmek. Örnek Kullanım : ?Dostumla da kavil kestim / Yalan çıktı ona küstüm? -Halk türküsü.

kavis çizmek : yay biçiminde yol izlemek.

kavlükarar etmek : 1) karar vermek. Örnek Kullanım : ?Çeşmeler yaptırdım sular içmeye / Kavlükarar ettim alıp kaçmaya? -Halk türküsü. 2) birlikte söz vermek.

kaya gibi : çok sağlam. Örnek Kullanım : ?Uçan kâğıt rüzgârın hızını belli eder, kaya onu durdurur. Kaya gibi olunuz!? -N. F. Kısakürek.

kayda geçirmek : ilişkili bulunduğu deftere yazmak.

kaydını düşmek : yazılı olduğu evraktan çıkarmak. Örnek Kullanım : ?Bir idamlık Ali vardı, asıldı / Kaydını düştüler, mühür basıldı? -N. F. Kısakürek.

kaygı çekmek : üzüntü, tasa duymak.

kaygı vermek : endişelendirmek. Örnek Kullanım : ?Belki öteden beri böyleydi ama son üç senedir radikalliği etrafındakilere kaygı verecek boyutlara ulaşmıştı.? -E. Şafak.

kayık yanaştırmak : bir konuya veya soruna yavaş yavaş girmek.

kayıp vermek : ulus, toplum, kuruluş vb. değerli bireylerini yitirmek. Örnek Kullanım : ?Bizim yokuş son iki yılda çok kayıp vermişti. Cemal Nadir bu kayıpların en büyüğüydü.? -Y. Z. Ortaç.

kayıplara karışmak : bulunduğu yerden ayrılıp gitmek, gittiği yeri bildirmemek, görünmez olmak. Örnek Kullanım : ?Şu yeşil bu mor derken bizim futbol sevgisi gene kayıplara karıştı.? -B. R. Eyuboğlu.

kayış gibi : 1) sert, koparılmayan. Örnek Kullanım : Kayış gibi et. 2) çok kirli. Örnek Kullanım : Kayış gibi çamaşır.

kayıt altına girmek : 1) bir şey yapmaya zorlanmak. Örnek Kullanım : Ben kayıt altına giremem. 2) davranışları sınırlandırılmak.

kayıt koymak : engellemek, sınırlamak, takyit etmek. Örnek Kullanım : ?Kanun … kamuoyunun serbestçe oluşmasını engelleyici kayıtlar koyamaz.? -Anayasa.

kayıtsız kalmak : önem vermemek, umursamamak. Örnek Kullanım : ?Halk, nice silik insanların en yüksek mertebelere çıkmasına kayıtsız kalır.? -Y. K. Beyatlı.

kayıtsız olmak : 1) kaydedilmemiş veya yazıya geçirilmemiş olmak 2) mec. ilgisiz, umursamaz, önem vermeyen durumda bulunmak. Örnek Kullanım : ?Ev sahipleri misafirlerini tanıştırmakta pek kayıtsız olduklarından ben kendimi kıza tanıttım.? -M. Ş. Esendal.

kaymak bağlamak (tutmak) : sütün veya bir sıvının üzerinde kaymak oluşmak, kaymaklanmak.

kaymak gibi : 1) bembeyaz ve pürüzsüz 2) tadı güzel ve yumuşak. Örnek Kullanım : ?Patlıcan kızartması, pilav, bir de koca kâse kaymak gibi yoğurttan oluşan yemeğimizi yedik.? -H. R. Gürpınar.

kaynağını (bir şeyden) almak : bir esasa veya desteğe dayandırmak. Örnek Kullanım : ?Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.? -Anayasa.

kaynak yapmak : 1) iki metal veya yapay parçayı ısı yoluyla birleştirmek 2) mec. sırayı beklemeden başkalarının hakkını alarak mevcut sıranın ön taraflarına girmek.

kaynanalık taslamak : kaynana gibi davranmak. Örnek Kullanım : ?Hani kayınvalidem olsa, canım yanmayacak ama bana sürekli kaynanalık taslayan hanım, kocamın anası bile değil.? -A. Kulin.

kaza atlatmak : kaza tehlikesi geçirmek.

kaza geçirmek : can ve mal kaybına veya zararına neden olan kötü bir olayla karşılaşmak.

kazan kaldırmak (devirmek) : tar. 1) yeniçeriler yemek pişirilen kazanı devirerek ayaklanmak, isyan etmek. Örnek Kullanım : ?İkide birde kazan deviren yeniçerilerin dışında askerlikte talim ve terbiye esaslarına göre Avrupai bir nizam ile askerliğimizin ihdası pek hayırlı olmuştu.? -A. Ş. Hisa

kazançlı çıkmak : kazanmak. Örnek Kullanım : ?Yarıştan kazançlı çıkmak için hasmının kayıplarına karşı duyarsız kalmak zorunludur.? -İ. Özel.

kazaya bırakmak : din b. 1) namazı vaktinde kılmayarak daha sonra kılmak için ertelemek. Örnek Kullanım : ?Bu yaşa geldim, Allah’a bin şükür, namazımı kazaya bırakmadım.? -H. R. Gürpınar. 2) orucu vaktinde tutmayarak daha sonra tutmak için ertelemek.

kazaya kalmak : din b. 1) namaz, vaktinde kılınamamak. Örnek Kullanım : ?Osman, kazaya kalan namazını daha ziyade geciktirmeden korkarak ayağa kalktı.? -R. H. Karay. 2) oruç, vaktinde tutulamamak.

kazaya rıza göstermek : 1) yargıya, verilen hükümlere boyun eğmek 2) kadere, alın yazısına boyun eğmek.

kazaya uğramak : kaza geçirmek.

kazdığı çukura (kuyuya) kendisi düşmek : başkası için hazırladığı kötülüğe kendi uğramak.

kazı koz anlamak : söylenen şeyi çok yanlış anlamak.

kazığa vurmak : esk. bir kimseyi yere dikilmiş ucu sivri bir kazığa oturtarak öldürmek. Örnek Kullanım : ?Münasebetsizliklerine mukabele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti.? -Ö. Seyfettin.

kazık atmak : aldatmak, kazıklamak. Örnek Kullanım : ?Bütün ilişkileri birilerine kazık atmak üzerine kurulu.? -A. Ümit.

kazık dikmek : devamlı kalmak, ebediyen yaşamak. Örnek Kullanım : ?Dünyaya kim kazık dikecek?? -Ö. Seyfettin.

kazık gibi : dimdik ve sert. Örnek Kullanım : ?Kara, kuru, kibirli, kazık gibi bir kadın, komutan Muhsin Bey, bunun neresini beğenmiş?? -H. E. Adıvar.

kazık kadar : tkz. kocaman (kimse).

kazık yemek : aldatılmak, kazıklanmak. Örnek Kullanım : ?O levhayı görünce istediği parayı verip afiyetle kazığı yiyerek çıkarsın.? -H. R. Gürpınar.

kazık yutmuş gibi : baston yutmuş gibi.

kazın ayağı öyle değil : ?bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Doğru söylüyorsun Ali, doğru söylüyorsun ama kazın ayağı öyle değil.? -O. Kemal.

kazma gibi : büyük, kocaman (diş).

keçe külah etmek : aldatmak, kandırmak.

keçe külah olmak : esk. ordudan veya resmî görevden çıkarılmak. Örnek Kullanım : ?Askerde, vüzera, rical dairelerinde ‘keçe külah olmak’ kıyafeti soyulup tardedilmek demek idi.? -A. Rasim.

keçesini sudan çıkarmak : güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak.

keçeyi suya atmak : ar ve namusu hiçe saymak.

keçiboynuzu gibi : işi çok, verimi az olan.

keçileri kaçırmak : delirmek veya bunalım içinde bulunmak.

keçilik etmek : inat etmek.

keder çekmek : acı duymak, ızdırap çekmek.

keder vermek : üzüntü vermek, kederlendirmek, tasalandırmak.

kedi ciğere bakar gibi bakmak (süzmek veya seyretmek) : imrenerek bakmak. Örnek Kullanım : ?Derin bir hayranlıkla gözlerini kıza kaptırmış, kedi ciğere bakar gibi süzüp duruyordu.? -H. R. Gürpınar.

kedi gibi : uysal ve sokulgan.

kedi gibi dört ayak üzerine düşmek : en güç bir durumdan zarar görmeden kurtulmak.

kedi ile harara (çuvala) girmek : geçimsiz biri ile iş birliği yapmak.

kedi ile köpek gibi : birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenen bir söz.

kedi ne, budu ne? : eti ne budu ne.

kediye peynir (ciğer) ısmarlamak : güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak.

kefekiye dönmek : delik deşik olmak.

kefeni boynunda olmak : her an ölümü göze almak.

kefeni yırtmak : ağır bir hastalıkta ölüm tehlikesini atlatmak.

kefil göstermek : bir iş için gerekli olan kefili bulmak.

kehanette bulunmak : kâhinlik etmek. Örnek Kullanım : ?Bunu belirtirken bir kehanette bulunmuş olmuyordum.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kehribar gibi : sapsarı, koyu sarı. Örnek Kullanım : ?Üstelik tütünler kehribar gibiydi bu yıl.? -N. Cumalı.

keklik gibi : güzel, alımlı, hareketli. Örnek Kullanım : ?Bir gün evvel keklik gibi seken dipdiri bir insan, bir gün sonra kargabüken yemiş gibi kıvrılmış yatıyor.? -R. N. Güntekin.

kelek atmak : argo birisini beklemediği anda hile ve dalavere yaparak zarara sokmak.

kelek yapmak : argo oyunbozanlık etmek.

keleklik etmek : görgüsüzlük, bilgisizlik nedeniyle karşısındakinin gerçek amacını anlayamamak.

kelepçe vurmak (takmak) : bileklere demir halka geçirmek.

kelepçeye vurmak : kelepçe vurmak.

kelepir yakalamak : bir şeyi çok ucuza almak.

kelepire konmak : kelepir yakalamak.

keleş keleş sırıtmak : pis pis gülmek. Örnek Kullanım : ?Asker kaçağı vatan hainlerinin keleş keleş sırıtan yüzlerini hayalliyordu.? -O. Kemal.

keleye çekmek : boğaya çekmek.

keli körü toplamak : işe yaramaz kimseleri toplamak.

kelimeleri tartarak konuşmak : sonucu hesaplayarak konuşmak.

kelimenin tam anlamıyla : bir durumu anlatmak için kullanılan sözün kapsadığı anlamın tamamıyla. Örnek Kullanım : Kelimenin tam anlamıyla bu işin bütün çilesini çekti.

kelle götürmek : gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak. Örnek Kullanım : ?İşi besbelli acele imiş. Bir koşturur ki sanırsın kelle götürüyor.? -R. N. Güntekin.

kelle koltukta gezmek : gözünü budaktan esirgememek.

kelle koparmak : olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek.

kelle koşturmak : gereğinden çok acele etmek.

kelle kulak yerinde : 1) kanlı canlı ve iri yapılı olan 2) gösterişli, itibarlı sayılan. Örnek Kullanım : ?Aralarında yaşlı başlı, kelle kulak yerinde, efendiden adamlar da var.? -R. N. Güntekin.

kellesinden olmak : can vermek, ölmek. Örnek Kullanım : ?Kimi kellesinden olur padişah olayım derken, kimi de yaka paça oturtulur tahtına.? -T. Oflazoğlu.

kellesini koltuğuna almak : ölümü göze almak. Örnek Kullanım : ?Kelleyi koltuğun altına almışız, memleketteki pisliği kanımızla temizlemeye karar vermişiz.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kelleyi koltuğun altına almak : kellesini koltuğuna almak.

kelleyi vermek : canını feda etmek.

kem gözle bakmak : 1) kötü niyetle bakmak 2) nazar değdiren bir bakışla bakmak. Örnek Kullanım : ?Eh yakışıklı da delikanlı. Bir tanesi kem gözle baktıysa tamam.? -H. Taner.

kem küm etmek : verecek cevap bulamayıp açık bir anlamı olmayan sözler söylemek. Örnek Kullanım : ?Mazeretin ne olursa olsun, İncir Han’ından kendi ayağınla çıktıktan sonra artık kem küm etmemek, dilenciliği meslek olarak kabul etmek lazımdır.? -R. N. Güntekin.

kemal bulmak : kemale ermek.

kemale ermek (gelmek) : olgunlaşmak.

keman gibi : ince, düzgün (kaş).

kemer (kemerini) sıkmak : sıkı para politikası anlayışıyla daha az tüketmek.

kemeri dolu olmak : çok zengin olmak. Örnek Kullanım : ?Genç, ihtiyar, hepsi tüysüz tüysüz, gözleri fersizdir fakat hepsinin kemeri doludur.? -H. E. Adıvar.

kemiğine (kemiklerine) kadar : iyice, en son sınıra dek. Örnek Kullanım : Soğuk kemiklerimize kadar işlemişti.

kemiğini kurutmak : iliğini kurutmak.

kemik gibi : 1) pek kuru, katı, sert 2) sağlam.

kemikleri sızlamak : ölü huzursuz, rahatsız olmak.

kemlik etmek : kötü davranışlarda bulunmak.

kemre bağlamak : deride kir tabakası oluşmak.

kenar gezmek : bir şeyden uzaklaşmış olmak. Örnek Kullanım : ?Kenar gezme dolan yâr gel içeri / Bize mihman olan yâr gel içeri? -Halk türküsü.

kenara atmak : bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek.

kenara çekilmek : artık hiçbir şeye karışmamak.

kenarda kalmak : kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek.

kendi ağzıyla tutulmak : suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak.

kendi âlemine dalmak : 1) çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak. Örnek Kullanım : ?Hayalperest kendi âlemine dalmışken uyanmasına imkân yoktur.? -S. F. Abasıyanık. 2) eğlenceye, zevküsefaya kapılmak.

kendi ayağı ile gelmek : kendi isteğiyle gelmek.

kendi derdine düşmek : kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek. Örnek Kullanım : ?Savaş yüzünden herkes kendi derdine düşmüştü.? -A. Kutlu.

kendi göbeğini kendi kesmek : gereksinim duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek.

kendi gölgesinden korkmak : çok korkak olmak, bir sakınca söz konusu olmayan işlere girişmekten bile korkmak.

kendi havasında gitmek (olmak) : yalnız başına, istediği gibi davranmak.

kendi hesabına çalışmak : uğraştığı işi sadece kendisi için yapmak. Örnek Kullanım : ?Böyle bir amatörlük devresi geçirdikten sonra biraz da kendi hesabına çalışmayı düşündü.? -R. N. Güntekin.

kendi içine çekilmek : başkasıyla ilişki kurmamak, yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek. Örnek Kullanım : ?Bizim gibi dış âlemle münasebetleri aksamış, kendi içine çekilip kendi yağıyla kavrulmak zorunda kalmıştı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendi kabuğuna çekilmek : kabuğuna çekilmek.

kendi kanatlarıyla uçmak : hiç kimsenin desteği veya yardımı olmaksızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak. Örnek Kullanım : ?Kendi kanatlarınla uçmayı öğreninceye dek yanından ayrılır mıyım senin yavrum?? -T. Oflazoğlu.

kendi kendine gelin güveyi olmak : ilgilinin nasıl karşılayacağını düşünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek. Örnek Kullanım : ?Kız kardeşi ile Mahir daha ortada fol yok yumurta yokken gelin güveyi olmuşlar.? -H. R. Gürpınar.

kendi kendini didiklemek : kendi kendini harap etmek, üzmek. Örnek Kullanım : ?Öfkesinin şiddetinden hep kendi kendini didikledi.? -H. R. Gürpınar.

kendi kendini yemek : açığa vurmadan içten içe üzülmek. Örnek Kullanım : ?İçinde çarpışan bu iki zıt kuvvetten hangisine tabi olacağını bir türlü kestiremiyor, kendi kendini yiyip bitiriyordu.? -H. Taner.

kendi keyfine gitmek : isteğine uygun davranmak.

kendi köşesinde yaşamak : yalnız başına yaşamak. Örnek Kullanım : ?Bu şiirlerin okuyucuya tanıttığı kişi, kitapları, üç beş sevdiği dostu ile kendi köşesinde yaşamayı seven bir kimse olarak görünür.? -N. Cumalı.

kendi kuyusunu kendi kazmak : kendine zarar verecek davranışta bulunmak.

kendi üstüne yormak : alınmak.

kendi yağıyla kavrulmak : elinde bulunanla geçinip kimseye muhtaç olmamak. Örnek Kullanım : ?Fakat durup dururken, kendi yağıyla kavrulan bir genç kız namusuna bu kadar namussuzca iftira olur mu?? -E. İ. Benice.

kendimi bildim bileli : öteden beri, eskiden beri. Örnek Kullanım : ?Kendimi bildim bileli hep bu bozuk makine seslerini duyarım.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendinde olmamak : bilinci, aklı yerinde olmamak.

kendinde toplamak : kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak.

kendinden geçmek : 1) bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak. Örnek Kullanım : ?Gözlerini tezgâhın arkasındaki bir kapıya dikmiş ve kendinden geçmiş gibiydi.? -S. F. Abasıyanık. 2) bir şey karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak. Örnek Kullanım : ?Oturduğu şiltenin üstünde ayağa kal

kendine (herhangi bir şeye) … süsü vermek : gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek. Örnek Kullanım : ?Bu zannını bir çeşit materyalist felsefeye uydurarak ona yüksek bir entelektüalizm süsü verirdi.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendine dert etmek : bir şeyi üzüntü konusu yapmak.

kendine gel! : tkz. ?aklını başına topla? anlamında kullanılan bir uyarma sözü.

kendine gelmek : 1) ayılmak. Örnek Kullanım : ?Üzerine soğuk su dökülen sarhoş adam kendine geldiğinde sade kahve ona zorla içirildi.? -İ. O. Anar. 2) aklı başına gelmek. Örnek Kullanım : ?Sonunda kendine gelen İnce Memed hemen abasını soyundu.? -Y. Kemal. 3) durumu düzelmek.

kendine hisse çıkarmak : ders almak. Örnek Kullanım : ?Siz niçin bundan kendinize hisse çıkarmıyorsunuz?? -Ö. Seyfettin.

kendine kıymak : kendini öldürmek. Örnek Kullanım : ?Eğer sefirler gelip bana istifa teklif ederlerse ben de aleyhimde bulunanları mahvederim, sonra da kendime kıyarım.? -A. Rasim.

kendine mal etmek : 1) benimsemek veya saymak. Örnek Kullanım : ?Fakat hiçbir taraf beni kendine mal edemiyordu.? -H. Taner. 2) başkasının yaptığı işi kendisi yapmış gibi göstermek.

kendine yedirememek : 1) başkasının kendisine yaptığı işi, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak 2) kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için onur kırıcı saydığından yapmamak.

kendine yontmak : çıkan her fırsattan yararlanarak hep kendi çıkarını sağlamak.

kendini (birini) temize çıkarmak (çıkartmak) : huk. aklandırmak. Örnek Kullanım : ?Sonra kendini büsbütün temize çıkartmak için üstünün ve eşyasının aranmasını istedi.? -R. N. Güntekin.

kendini (kapıp) koyuvermek : kendine özen göstermemek, kötümser olmak. Örnek Kullanım : ?Belki de benim başkasıyla evlenip gidişim üzerine hayattan soğudu, kendini koyuverdi.? -H. Taner.

kendini ağır (ağırdan) satmak : 1) nazlanmak, gönülsüz davranmak. Örnek Kullanım : ?Kız kendisini ağır satmakta devam ediyor.? -R. H. Karay. 2) huylarını yavaş yavaş ortaya koymak. Örnek Kullanım : ?Müdüre göre idareci biraz çatkın olacak yani oldukça ağırdan satacak kendini.? -K. Korcan.

kendini alamamak : istemeyerek bir işi yapma durumuna girmek. Örnek Kullanım : ?Yabancı memurların karşısında bir çocuk gibi yaramazlık etmekten kendimi alamıyordum.? -R. N. Güntekin.

kendini aşağı görmek : kendini başkalarından değersiz görmek. Örnek Kullanım : ?Onun perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini, kendini aşağı görme ukdesini yerleştirmiştir.? -N. F. Kısakürek.

kendini ateşe atmak : bile bile tehlikeli bir işe girişmek. Örnek Kullanım : Kendinizi ateşe atıyorsunuz

kendini avutmak : oyalanmak. Örnek Kullanım : ?Para kazanamadığın için para kazananları hor görüp alaya alarak kendini avutuyor olmalısın.? -H. Taner.

kendini beğendirmek : başkalarına hoş, iyi, yetenekli görünmek. Örnek Kullanım : ?Kendini kibar okuyucularına beğendirebilmek için çok çalışmak zorundadır.? -C. Meriç.

kendini beğenmek : başkalarını küçümseyerek kendini üstün görmek.

kendini bırakmak : 1) kendine özen göstermemek. Örnek Kullanım : ?Artık kendini bırakmak zorunda görünür gibi olan amcasının huzurundan çıktılar.? -N. F. Kısakürek. 2) çevre ile ilgisini keserek yalnız bir konuyla uğraşmak. Örnek Kullanım : ?O hayalleri kuran da o hatıralara kendini bırakan da b

kendini bilmek : 1) aklı ve muhakemesi yerinde olmak 2) baliğ olmak 3) ağırbaşlı olmak 4) kendinin ve çevresinin bilincine varmak 5) durum ve onuruna yakışacak biçimde davranmak.

kendini bir şey sanmak : kendini olduğundan çok değerli görmek.

kendini bir yerde bulmak : farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak. Örnek Kullanım : ?Hacı Arif Efendi bu kıyametin içinde yarım saat boşluktan sonra kendini bir bostanın içinde buldu.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini bulmak : 1) kişilik kazanmak 2) maddi ve manevi konularda durumunu düzeltmek 3) kendine gelmek. Örnek Kullanım : ?Kendini, çiğ ve yakıcı ışık çerçevesi içinde bulur bulmaz, ter boğmasına uğradı.? -A. İlhan.

kendini dağıtmak : 1) farklı işlerle aynı anda uğraşmaktan kötü durumda olmak. Örnek Kullanım : ?Kendini böyle sağa sola dağıttıkça tadına varılmaz bir mutluluk, esenlik duyuyordu? -Halikarnas Balıkçısı. 2) ne yaptığını bilmeyecek kadar içip kendinden geçmek. Örnek Kullanım : ?Onlar benim dostla

kendini dev aynasında görmek : kendini olduğundan çok üstün görmek.

kendini dinlemek : 1) hastalık kuruntusu içinde bulunmak 2) yalnız, sakin kalmak.

kendini dirhem dirhem satmak : 1) çok nazlı davranmak, ağırdan almak. Örnek Kullanım : ?Hâl böyleyken yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar.? -H. Taner. 2) özelliklerini azar azar ortaya koymak.

kendini düşünmek : daima kendi çıkarını kollamak, bencil davranmak. Örnek Kullanım : ?Ne diye herkes bu kadar rahatını sever, kendini düşünür?? -N. Cumalı.

kendini ele vermek : yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak. Örnek Kullanım : ?Çünkü âdeta kendimi ele vermiştim.? -H. E. Adıvar.

kendini fasulye gibi nimetten saymak : tkz. kendini çok önemli biri gibi görmek.

kendini göstermek : 1) beğenilecek niteliklerini ortaya koymak. Örnek Kullanım : ?Hadi susmayın, gösterin kendinizi bakalım!? -N. Cumalı. 2) ortaya çıkmak, belirmek. Örnek Kullanım : ?Babam aylığını alamadığı günlerde aç kalmak korkusu da kendini gösteriyordu.? -M. Ş. Esendal. 3) sp. pas alabilme

kendini harap etmek : sıkıntı veya üzüntüden perişan olmak. Örnek Kullanım : ?Daha burada kendini harap edersen yukarılarda ne halt edeceksin?? -R. N. Güntekin.

kendini hissettirmek : varlığını belli etmek.

kendini kapının dışında bulmak : kovulmak, işten atılmak, bir yerden istenmeden uzaklaştırılmak. Örnek Kullanım : ?Bir gazeteci gelsin de bizden bir haber alsın. Haberi veren ertesi günü kendini kapının dışında bulurdu.? -M. Ş. Esendal.

kendini kaptırmak : 1) bir şeyin etkisinden kurtulamayacak duruma düşmek. Örnek Kullanım : ?Kendini genç yaşında rakıya kaptırdı, çok sürmedi, sonunda perişan oldu.? -O. C. Kaygılı. 2) uğraşmaya başladığı bir işten kendini kurtaramamak.

kendini kaybetmek : 1) bayılmak. Örnek Kullanım : ?Zavallı korkudan kendini kaybetmiş.? -Y. K. Karaosmanoğlu. 2) aşırı duygulanma dolayısıyla çevrede olup bitenin farkına varamamak. Örnek Kullanım : ?Org inledikçe yavaş yavaş kendimi kaybediyor, ağır bir rüya içine gömülmeye başlıyordum.? -R. N.

kendini matah sanmak : kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek. Örnek Kullanım : ?Bunu kendini matah sanmış bir Batılı aydın olmanın kefareti olarak yaptığını söylemiş.? -H. Taner.

kendini naza çekmek : istekli olduğu hâlde yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi davranmak.

kendini paralamak : çok çaba ve özen göstermek. Örnek Kullanım : ?Çoğunlukla üniversite diploması alabilmek uğruna kendini paralayan bir gençlikle karşı karşıyayız.? -A. Cemal.

kendini satmak : 1) kendisinde olmayan iyi nitelikleri varmış gibi göstermek 2) para karşılığı erkeklerle birlikte olmak.

kendini sıkmak : kendini zorlamak, çaba göstermek. Örnek Kullanım : ?Ben kendimi sıkarak istidadımdan daha çok şen görünmeye çalışıyordum.? -Ö. Seyfettin.

kendini sıyıramamak : kurtulamamak. Örnek Kullanım : ?Düşünen filozof yeryüzü yaşamasına sımsıkı bağlı bu maddeci görüşten sıyıramıyor kendini.? -A. Erhat.

kendini sokağa (dışarı) atmak : sıkıntıdan dolayı rahatlamak amacıyla açık havaya çıkmak.

kendini tartmak : ne durumda olduğunu öğrenmek için kendini yoklamak.

kendini toparlamak (toplamak) : 1) herhangi bir konuda eskiden kötü olan durumunu düzeltmek. Örnek Kullanım : ?Bir zamanlar benim de onların arasında bulunduğumu söyleyecek gibi oluyor fakat hemen kendimi toparlıyordum.? -Ö. Seyfettin. 2) bir konuda dikkatini yoğunlaştırmak. Örnek Kullanım : ?Tanıdığı hastan

kendini tutamamak : 1) bir durum karşısında sessiz ve heyecansız kalamamak. Örnek Kullanım : ?Böyle bir taksim, bir gazel dinleyenler arasında, coşarak, kendilerini tutamayarak ağlayanlar az mıydı?? -A. Ş. Hisar. 2) kendine hâkim olamamak.

kendini tutmak : 1) kendine hâkim olmak. Örnek Kullanım : ?Benim zevcemi görseniz dünyanın en güzel kadını olduğunu tasdik edeceksiniz diye haykırmak ister, zorla kendimi tutardım.? -Ö. Seyfettin. 2) dayanmak, sabretmek.

kendini yemek : açığa vurmadan gizli gizli üzülmek. Örnek Kullanım : ?Bu borcun altından nasıl kalkacağım diye kendini yiyip durmuştu.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini yiyip bitirmek : kendi kendini yemek. Örnek Kullanım : ?Üzülmek ne kelime efendiciğim, kendimi yiyip bitiriyorum.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini yoklamak : duygu, düşünce ve beden bakımından kontrol etmek. Örnek Kullanım : ?Terbiye öğretmenimden öğrendiğim usullerle kendimi uzun uzun yokluyorum.? -R. N. Güntekin.

kene gibi yapışmak : istenmediği hâlde birinin peşini bırakmamak, yakasını bırakmamak.

kenet etmek : kenetle birbirine bağlamak.

kenet gibi yapışmak : çok yakın dost olmak, sıkı fıkı olmak. Örnek Kullanım : ?Bu mevsimde kızlar ikişer, üçer kişilik gruplara ayrılır ve birbirlerine kenet gibi yapışırlardı.? -R. N. Güntekin.

kepaze etmek : utanılacak bir duruma düşürmek. Örnek Kullanım : ?Onu kepaze etmek için bu rolü vermişlerdi.? -S. F. Abasıyanık.

kepaze olmak : gülünç veya utanılacak duruma düşmek. Örnek Kullanım : ?Halka, gençliğe ve basına kepaze oldu.? -N. F. Kısakürek.

kepçe gibi : kanat gibi öne doğru açılmış (kulak).

kepenk kapatmak : çalışamaz duruma gelmek. Örnek Kullanım : ?Belediye çavuşu yanında jandarma onbaşısı, çarşıyı dolaşmış, esnafa kepenk kapattırmıştır.? -T. Buğra.

kepenkleri indirmek : işi tatil etmek.

keramet buyurdunuz (keramette bulundunuz) : ?çok doğru söylediniz, çok güzel yaptınız? anlamında kullanılan bir söz.

kerameti kendinden menkul : sahip olduğu nitelikleri kendisi söyleyen. Örnek Kullanım : ?Kerameti kendinden menkul şeyhler gibi bu armağanlar onların eksik olan kabiliyetlerinin bir çeşit icazeti oluyor.? -H. Taner.

keramette bulunmak : doğaüstü olaylar ortaya koymak.

kerem buyurun (eyleyin) : ?izin verin, beni dinleyin? anlamında kullanılan bir nezaket sözü.

kerpiç dökmek : saman ve balçık karışımını kalıplara boşaltarak kerpiç yapmak.

kerpiç gibi : çok sert ve kuru.

kerteriz almak (etmek) : bir yerin hangi yönde veya geminin nerede bulunduğunu pusula ile ölçmek. Örnek Kullanım : ?Uzakta, sancak tarafında, kerteriz ettiğimiz fenerin ışığı bir yanıp bir sönüyor.? -Z. Selimoğlu.

kertesine gelmek : tam yerini ve zamanını bulmak.

kertesine getirmek : tam sırasını, en uygun zamanını seçmek.

kervana katılmak : bir topluluğa karışmak.

keseden yemek : herhangi bir üretim yapmadan, kâr elde etmeden, hazırda bulunan veya el altında olan varlığı harcamak.

kesel gelmek : gevşemek, tembelleşmek. Örnek Kullanım : ?İzmir faciasından beri padişaha ve hükûmete kesel gelmişti.? -Y. K. Beyatlı.

keseneğe almak : gelirini satın almak, iltizam etmek.

keseneğe vermek : bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak.

kesenin ağzını açmak : bol para harcamaya başlamak. Örnek Kullanım : ?Balo ve kokteyl partisine bir davetiye alabilmek için keselerinin ağzını açmak kifayet etmezse avuçlarını açarlar.? -H. E. Adıvar.

kesenin dibi görünmek : para tükenmek.

kesenize bereket : maddi katkısı görülen bir kimseye ?çok kazan, kazancın bol olsun? anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.

kesesi elvermemek : bütçesi elverişli olmamak.

kesesine bir şey girmemek : bir yarar veya çıkar sağlamamak. Örnek Kullanım : ?Bunda benim keseme bir girecek yok ki sana yalan söyleyeyim.? -M. Ş. Esendal.

kesesine göre : parasına, mali imkânlarına göre.

kesesine güvenmek : parasına güvenmek.

kesesini doldurmak : fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak. Örnek Kullanım : ?Böylece Tecirlilerin yanına varan bir hoca, kesesini pek çok doldururmuş.? -S. Birsel.

keseye davranmak : ödemek istemek. Örnek Kullanım : ?Sizi fena alıştırmışlar. Hemen keseye davranmayın.? -M. Ş. Esendal.

kesiklik vermek : 1) ara vermek. Örnek Kullanım : ?Dumanlar gözlerimi yakıyor, görüş gücüme kesiklik veriyor.? -S. Birsel. 2) hâlsizlik, kırıklık, yorgunluk ortaya çıkmak.

kesintiye uğramak : bir süre için durmak.

kesip atmak : 1) uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak. Örnek Kullanım : ?Zaman zaman iddiacılığını da bırakamazdı, bu böyledir diye kesip atardı.? -H. Taner. 2) kesin olarak çözmek, bitirmek. Örnek Kullanım : ?Oysa ben karımı hatırlatacak her şeyden kurtulmak, yaşamımın ona ait bölü

kesip biçmek : 1) parçalamak, doğramak, ameliyat etmek 2) ağzına geleni söylemek, ileri geri konuşmak 3) zorbalıkla korkutmak. Örnek Kullanım : ?Nasıl sol elimle sağ elimi kesip biçeceğim?? -R. N. Güntekin.

kestane suyu gibi : sulu (kahve).

kestirip atmak : ayrıntılı düşünmeden kesin yargıya varmak. Örnek Kullanım : ?Tartışmayı kestirip atmak bana hiçbir zaman kolay görünmemiştir.? -M. C. Anday.

keşiş hayatı sürmek : her şeyden elini ayağını çekip yalnız başına yaşamak. Örnek Kullanım : ?Büyük din adamlarının keşiş hayatı sürmesi boşuna mı dersiniz?? -H. Taner.

ketenpereye gelmek : dolandırılmak.

ketenpereye getirmek : dolandırmak.

ketum olmak : sır saklamak, ağzı sıkı olmak. Örnek Kullanım : ?Sefirlerin az konuşması, ketum olması şarttır derler ya, laf!? -H. Taner.

Kevser gibi : tatlı, lezzetli (içecek).

keyfi bilmek : isterse yapmak, nasıl isterse öyle yapmak. Örnek Kullanım : Gelmeyecekmiş, keyfi bilir!

keyfi bozulmak : 1) hastalanmak 2) canı sıkılmak, rahatı kaçmak.

keyfi gelmek : neşelenmek.

keyfi kaçmak : neşesi kalmamak. Örnek Kullanım : ?Bir yatılı okul yatakhanesinde olduğunu hatırlayınca keyfi kaçmıştı.? -R. Ilgaz.

keyfi oluncaya kadar : razı oluncaya kadar.

keyfi yerinde olmak : sağlığı, neşesi, mutluluğu bulunmak. Örnek Kullanım : ?Bugün keyfim yerinde olmadığından, arz odasına gelemeyeceğim.? -T. Oflazoğlu.

keyfinden bayılmak (dörtköşe olmak) : tkz. bir şeyden çok kıvanç duymak. Örnek Kullanım : ?Derhâl terennüme başlardım, adamcağız keyfinden bayılırdı.? -R. H. Karay.

keyfine bakmak : dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek. Örnek Kullanım : ?Beyin seni davet etmiş, iç, ye, keyfine bak!? -A. Gündüz.

keyfine diyecek olmamak : mutlu ve huzurlu olmak.

keyif çatmak : keyfetmek. Örnek Kullanım : ?Türkü söylüyorsun, keyif çatıyorsun.? -P. Safa.

keyif sormak : 1) birine ?iyi misiniz, nasılsınız? sorularını yönelterek sağlığı hakkında bilgi almak 2) saygı göstermek.

keyif sürmek : sıkıntısız, rahat yaşamak.

keyif vermek : neşe vermek, sarhoş etmek. Örnek Kullanım : ?Bize hakaret eden, bize utangaçlık yükleyen bu zincir şarkıları, düşmanın kulağına keyif verecektir.? -R. E. Ünaydın.

kıç atmak : 1) çifte atmak 2) tkz. çok istemek.

kıçın kıçın gitmek : 1) geriye doğru gitmek, geri geri gitmek 2) henüz yürümeyen bebek kıçüstü gitmek.

kıçına bakarak (baka baka) : başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak.

kıçına kına yakmak : karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek.

kıçına tekmeyi atmak (vurmak veya yapıştırmak) : kaba kovmak.

kıçını yırtmak : kaba 1) bağırıp çağırmak 2) bütün gücünü kullanarak uğraşmak.

kıçüstü oturmak : 1) kıçı yere gelir duruma düşmek 2) mec. herhangi bir konuda yenilmek, umduğuna ulaşamamak.

kıkır kıkır gülmek : içinden gelerek sesli sesli bir biçimde gülmek. Örnek Kullanım : ?Kapalı panjurların ardında, ayıp şeyler anlatıp kıkır kıkır gülüyorlar.? -A. İlhan.

kıl gibi : ipince, incecik.

kıl kapmak : birisine sinirlenmek, hareketlerinden rahatsız olmak.

kıl olmak : birisi sinirine dokunmak.

kılağısını almak : kesici araçları bileği taşına veya kayışa sürterek keskinliğini artırmak.

kılı kıpırdamamak : durum ve davranışını değiştirmemek, aldırış etmemek, umursamamak. Örnek Kullanım : ?Hikmet Bey yaman adam, dikkat ettim, hiç istifini bozmadı, kılı kıpırdamadı.? -H. Taner.

kılı kırk yarmak : titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak. Örnek Kullanım : ?Senin gibi kılı kırk yaran bir kıza name beğendirme başarısından dolayı sevgiliniz beyefendiyi kutlarım.? -H. R. Gürpınar.

kılıbıklık etmek : kılıbığa yakışan davranışlarda bulunmak.

kılıcı kınına koymak : savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek.

kılıç çalmak : kılıçla savaşmak, kılıç ile öldürmek.

kılıç çekmek : saldırmak veya selamlamak amacıyla kılıcı kınından çıkarmak.

kılıç kuşanmak (takmak) : kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak. Örnek Kullanım : ?Harbiyede beraber okumuşlar, beraber kılıç kuşanmışlardı.? -H. E. Adıvar.

kılıç oynatmak : egemen olarak yaşamak.

kılıç sallamak : kılıç ile dövüşmek, düşman üzerine kılıçla saldırmak.

kılıç üşürmek : kılıç çekerek saldırmak. Örnek Kullanım : ?Kale kapılarında Allah adına birbirine kılıç üşürenler…? -A. İlhan.

kılıçlama kaçmak : yan yan koşarak çaprazlamasına gitmek.

kılıçtan geçirmek : çok sayıda insanı kılıçla topluca öldürmek. Örnek Kullanım : ?Bizim zavallı soydaşlarımıza kadar önünüze kim rast geldiyse kılıçtan geçirdiniz.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kılıfına uydurmak : bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek.

kılığa bürünmek : oymuş gibi görünmek.

kılık kıyafeti düzmek : giysilerini yenilemek.

kılıktan kılığa girmek : 1) giysi değiştirmek 2) sık sık düşünce değiştirmek.

kılına halel gelmemek : hiçbir zarara uğramamak. Örnek Kullanım : ?Her şeyi kılıfına uydurduktan sonra kılına halel gelmez.? -M. İzgü.

kılını (bile) kıpırdatmamak (oynatmamak) : bir olay karşısında ilgisiz kalmak, en küçük bir tepki göstermemek. Örnek Kullanım : ?Yüzlerce Berlinli kendisini seyrediyormuş gibi kılını kıpırdatmadan resim yapardı.? -S. Birsel.

kımkım etmek : bir işi ağır ağır yapmak, oyalanmak.

kına (kınalar) yakmak (koymak, sürmek, vurmak, yakınmak, yakılmak) : 1) kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek. Örnek Kullanım : ?Bazıları bütün ele, avuçlara değil, yalnız bir tek parmağın baş kısmına kına koyarlardı ki buna yüksük kına tabir olunurdu.? -R. H. Karay. 2) mec. birinin uğradığı kötü d

kına gibi : çok ince (toz durumundaki şey). Örnek Kullanım : ?Kına gibi derler o taraflarda iyi işlenmiş topraklara.? -N. Cumalı.

kıpkırmızı kesilmek (olmak) : yüz herhangi bir nedenle çok kızarmak. Örnek Kullanım : ?Kız utancından kıpkırmızı kesilmiş.? -Ö. Seyfettin. ?Orhan’ın pembe esmer yüzü kıpkırmızı olmuştu.? -T. Buğra.

kır boynunu! : ?defol! çekil! git!? anlamında kullanılan bir söz.

kıraat etmek : 1) Kur’an’ı belli kural ve işaretlere göre okumak 2) okumak. Örnek Kullanım : ?Olsa olsa mevzun cümlelerden mürekkep bir parçayı iyi kıraat etmiş olur.? -Y. K. Beyatlı.

kırağı çalmak (vurmak) : kırağı, dondurup bozmak.

kıran girmek : 1) kısa bir zaman içinde çok sayıda ölmek. Örnek Kullanım : Bu yıl sığırlara kıran girdi. 2) bir şey bulunmaz olmak.

kıratını ölçmek : değerini biçmek, kıymetini belirlemek. Örnek Kullanım : ?Yüzlerini görür görmez, aşağıdaki misafirlerinin kıratlarını ölçmüştüm.? -E. E. Talu.

kırdığı koz (ceviz) kırkı (bini) aşmak : sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak.

kırığı olmak : yasa ve törelere aykırı olarak karşı cinsten biriyle sürekli ilişki içinde bulunmak.

kırığı olmak : karnede zayıf notu bulunmak.

kırık plak gibi : durmaksızın, aynı tonda tekrarlayarak.

kırılıp bükülmek : kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak.

kırılıp dökülmek : 1) kibar görünmeye çalışmak 2) çok eskimek 3) kırıklık duymak.

kırıp dökmek : dikkatsizlik veya öfkeyle birçok şeyin kırılmasına neden olmak. Örnek Kullanım : ?Kaşla göz arasında ellerine geçirdiklerini kırıp dökmeye koyulmuşlardı.? -A. İlhan.

kırıp geçirmek : 1) yakıp yıkarak, öldürerek, baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek. Örnek Kullanım : ?Pakize’nin kırıp geçirdiği bir şeyi görmekten hasıl olacak tesiri temaşaya gelen çocuklara…? -H. Z. Uşaklıgil. 2) çok sert davranarak darıltmak. Örnek Kullanım : ?Adamın her akşam yarı

kırıp sarmak : bir şeyi yapmak için her türlü imkândan güçlükle yararlanmak. Örnek Kullanım : ?Düğüne kimlerin çağrıldığı anlaşılmaz, ne hediye gönderileceği de belli olmaz. Olmaz ama hepsi çağrılmıştır, hepsi de kırıp sarar, birer hediye alır yollar.? -M. Ş. Esendal.

kırış kırış olmak : çok kırışmak. Örnek Kullanım : ?Alnı da bir enlemesine, bir dikine kırış kırış oluyordu.? -T. Buğra.

kırk basmak : kırk gün dolmadan doğum yapmış annenin ve bebeğin dışarı çıkarılmasının tehlikeli olacağını geleneksel olarak kabul etmek. Örnek Kullanım : ?Yeni doğmuş iki çocuğu da kırk basar diye yan yana getirmezler.? -R. H. Karay.

kırk bir (buçuk) kere maşallah! : ?pek çok, binlerce kez nazar değmesin!? anlamında kullanılan bir söz.

kırk dereden su getirmek : bin dereden su getirmek.

kırk evin kedisi : birçok eve girip çıkan (kimse).

kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr : sürekli kötü işler yaptıktan sonra iyi bir iş yapan insan için kullanılan söz.

kırk kapının ipini çekmek : içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak.

kırk tarakta bezi olmak : birçok işi veya ilişkisi olmak.

kırkı (kırkları) karışmak : çocuklar için aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak.

kırkı çıkmak : doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek.

kırkından sonra azmak : yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak.

kırkından sonra saz çalmak : yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek.

kırklara karışmak : bir kimse artık ortalarda görünmez olmak.

kırmızı dipli mumla davet etmek : birine bir yere gelmesi için çok yalvarmak, ısrar etmek.

kırmızı kart görmek : 1) oyundan çıkarılma cezasına çarptırılmak 2) mec. ciddi bir biçimde uyarılmak 3) mec. dışlanmak.

kırmızı kart göstermek : sp. 1) oyundan çıkarma cezasına çarptırmak 2) mec. ciddi bir biçimde uyarmak 3) mec. dışlamak.

kısa kesmek : sözü uzatmamak. Örnek Kullanım : ?Ahmet Kerim annesiyle kısa kesmek istediği konuşmalarını hep kapıdan çıkarken ayak üstünde yapardı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kısa tutmak : 1) bir şeyi gerektiği kadar uzun yapmamak. Örnek Kullanım : ?Ama bu sefer ziyaretlerini her zamankinden kısa tutmuşlardı nedense.? -E. Şafak. 2) bir konuyu geniş ve ayrıntılı bir biçimde vermemek. Örnek Kullanım : Başkan açılış konuşmasını kısa tuttu.

kısıntı yapmak : 1) tutumlu davranmak 2) azaltmak. Örnek Kullanım : ?Bu durum, ister istemez evi doldurup boşaltanlarda da kısıntı yapmamızı gerektiriyordu.? -A. Ağaoğlu.

kıskacında olmak : bir konu üzerinde iki taraftan da sıkıştırılıp sıkıntılı duruma düşmek.

kıskıvrak yakalamak (bağlamak) : 1) kurtulamayacak veya çözülemeyecek biçimde tutmak, sımsıkı tutmak. Örnek Kullanım : ?Gecelerden bir gece, birkaç yeniçeri onu kıskıvrak yakaladı.? -İ. O. Anar. 2) mec. tamamen etkisi altında kalmak, bir şeyle sürekli meşgul olmak. Örnek Kullanım : ?Amma yalnız bu olmadı, ben

kısmet (kısmeti) çıkmak : evlenme teklifi almak. Örnek Kullanım : ?Zavallı kızın kısmeti çıkmış, kendine sormadan, danışmadan hemen vermişler.? -Ö. Seyfettin.

kısmet beklemek : evlenmeyi, evleneceği kimseyi beklemek. Örnek Kullanım : ?Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden, ağırbaşlı bir kısmet bekliyor.? -H. Taner.

kısmeti açılmak : 1) kazancı artmak, bolluğa ermek 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak.

kısmeti ayağına (kadar) gelmek : beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak.

kısmeti bağlanmak : istediği hâlde evlenememek.

kısmeti kapanmak : 1) kazancı azalmak 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmamak.

kısmeti kesilmek : daha önceden kendisine nasip olan bir şey artık nasip olmamak. Örnek Kullanım : ?Çöp tenekeleri modernleşip metal sandıklara dönüşünce bu zavallıların çöp tenekelerinden de kısmeti kesildi.? -A. Boysan.

kısmetine mâni olmak : kazancına veya evlenmesine engel olmak.

kısmetini ayağıyla tepmek : kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek.

kısmetini bağlamak : bir inanışa göre büyü ile evlenmesine engel olmak.

kıssadan hisse almak (çıkarmak) : anlatılan bir olaydan ders almak. Örnek Kullanım : ?O zaman, diplomatlar bu kıssadan lazım gelen hisseyi çıkarmasını bilmişler miydi? Ne gezer!? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kıstas tutmak : ölçü olarak almak.

kış basmak : kışın şiddetli soğukları başlamak.

kış yapmak : hava çok soğuk ve karlı olmak.

kışı geçirmek : kış mevsimini bir yerde geçirmek.

kıtır atmak : argo yalan söylemek. Örnek Kullanım : ?Kim dedi bunu sana, Kâmil Bey mi? Boş ver kardeş, inanma sakın, kıtır atıyorlar, moralimizi bozmak istiyorlar.? -A. İlhan.

kıtır kıtır kesmek : bıçak veya kesici bir aletle acımaksızın yaralamak veya öldürmek.

kıtıra almak : argo alay etmek.

kıtlıktan çıkmış : doymak bilmeyen.

kıtlıktan çıkmış gibi yemek : doymak bilmezcesine yemek.

kıvamına (kıvama) gelmek : kıvamını bulmak. Örnek Kullanım : ?Kâhya, vakit gayri Süleyman, haber saldık gelecekler, pamuklar da kıvamına geldi, demişti.? -S. Kocagöz. ?Dışarıda şimşekler çakıp gök gürülderken koyunlar kızarmaya başlamış, kazanlar dolusu hoşaf çoktan kıvama gelmişti.? -İ. O. A

kıvamını bulmak : gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, en uygun anında olmak. Örnek Kullanım : ?Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin.? -O. V. Kanık.

kıvanç duymak : 1) övünmek 2) sevinmek, mutlu olmak. Örnek Kullanım : ?Daha sonra olacakları harfiyen bilmeme rağmen, ben bile kıvanç duyardım o an orada bulunmaktan.? -E. Şafak.

kıvrım kıvrım kıvranmak : 1) çok acı çekerek kıvranmak 2) yalvarma, sıkıntı vb. bir sebeple çok kıvranmak.

kıyak geçmek (çekmek) : maddi ve manevi destek olmak.

kıyak kaçmak : argo çok uygun düşmek, yakışık almak.

kıyamet kopmak : 1) kıyamet günü gelmek 2) mec. bir yerde çok gürültü ve telaş olmak.

kıyamet mi kopar? : ?ne olur, ne çıkar, ne önemi var? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Asker az olmakla kıyamet mi kopar?? -N. Kemal.

kıyamete kadar : dünya durdukça, uzun süre. Örnek Kullanım : ?Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım.? -A. N. Asya.

kıyamete kalmak : sorun, çözülememek. Örnek Kullanım : ?Seni bir daha görmek kıyamete mi kaldı?? -H. E. Adıvar.

kıyametler koparmak : 1) bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek. Örnek Kullanım : ?Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?? -M. A. Ersoy. 2) aşırı gürültülere, kargaşaya yol açmak.

kıyas kabul etmez : iki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz.

kıyıcılık etmek : gaddarlık etmek, gaddarca davranmak.

kıyıda köşede kalmak : göze çarpmayan bir yerde unutulmuş olmak.

kıyıya atmak : karaya çıkartmak veya sürüklemek. Örnek Kullanım : ?Sular, sandalı kıyıya atıyordu.? -R. H. Karay.

kıyıya çıkmak : karaya çıkmak, gemiden karaya inmek.

kıymete binmek : çok değerli duruma gelmek. Örnek Kullanım : ?Düşündüm ki başka bir yerde çalışmaya başlarsam belki kıymete binerim.? -A. Kulin.

kız almak : bir ailenin kızını gelin olarak kendi ailelerine katmak.

kız gibi : 1) kıza benzeyen. Örnek Kullanım : Kız gibi oğlan. 2) utangaç 3) argo çok güzel ve yeni. Örnek Kullanım : ?Şimdi de kucağında evirip çevirdiği İngiliz malı, kız gibi mavzerine bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu.? -T. Buğra.

kız istemek : bir kızı evlenmek için ana ve babasından veya yakınlarından istemek. Örnek Kullanım : ?Sen kızı kandıracaksın, sonra kaynananla gidip kızı isteyeceksin.? -H. E. Adıvar.

kız kaçırmak : bir kızı kendinin veya ailesinin rızası olmadan alıp götürmek.

kız vermek : bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek.

kızağa çekmek (almak) : 1) gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak 2) mec. bir görevliyi etkin bir görevden alıp çalışmayı gerektirmeyen pasif bir işe vermek.

kızak yapmak : taşıt fren görevini yerine getirdiği hâlde duramayıp kaymak.

kızana gelmek : dişi kedi ve köpek erkek istemek.

kızarıp bozarmak : utanç, öfke vb. duyguların etkisiyle yüzü renkten renge girmek.

kızılca kıyamet kopmak : kavga, gürültü olmak. Örnek Kullanım : ?Bunlardan herhangi birisinin hizmetine girse kızılca kıyamet asıl o zaman kopar.? -Y. K. Beyatlı.

kızıp durmak : sürekli olarak kızmak ve söylenmek. Örnek Kullanım : ?Tatmin olmamış bir sanatçı öfkesiyle eski arkadaşlarına kızıp duruyordu.? -Ç. Altan.

kibarlığı tutmak : bir olay karşısında genel davranışları dışında incelik göstermek.

kibarlık taslamak : kibar olmadığı hâlde kibar gibi görünmeye çalışmak.

kibrine dokunmak : gururu zedelenmek. Örnek Kullanım : ?Ayan azası olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu.? -F. R. Atay.

kibrine yedirememek : gururuna dokunmak. Örnek Kullanım : ?Sütninenin üstüne düşmeyi kibrine yediremediği için merak etmiyormuş.? -R. N. Güntekin.

kibrit çakmak : kibriti yakmak için bir yere sürtmek.

kilidi küreği olmamak : her şeyi açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak.

kilimci ile kör hacı : herhangi birileri.

kilise direği gibi : şaka çok kalın (ense).

kilit altına almak : kilitlemek.

kilit gibi olmak : birbirine çok bağlı ve dayanışmalı olmak.

kilit kürek altına almak : bir şeyi kilitli yere koyarak saklamak. Örnek Kullanım : ?O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.? -Ö. Seyfettin.

kilit kürek olmak : bir yeri korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak. Örnek Kullanım : ?… evime kilit kürek ol diye onun sırtını okşar.? -R. N. Güntekin.

kilit vurmak : kilitlemek.

kilo almak : beslenerek vücudun ağırlığı artmak, şişmanlamak.

kilo vermek : vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak.

kilometre yapmak : yol almak.

kim bilir : 1) belirsizlik, bilinmezlik bildiren bir söz. Örnek Kullanım : ?Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında? -C. S. Tarancı. 2) olabilirlik bildiren bir söz. Örnek Kullanım : Kim bilir ne kadar çok beğenildi.

kim kime dum duma : kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan bir söz. Örnek Kullanım : ?Gece yarısı kim kime dum duma, köşk de eski yapı zaten, baca gibi alev bir anda dört yanı sarıvermiş.? -H. Taner.

kim oluyor? : ?kendini ne sanıyor, ne hakkı var?? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Sen kim oluyorsun da beni kendi yerimden kovuyorsun?? -A. Kulin.

kim vurduya gitmek : bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü veya vurulduğu anlaşılamamak. Örnek Kullanım : ?Herkes suçlu bu ortamda, herkes kim vurduya gidiyor, herkes korkuyor.? -A. Kulin.

kime ne : ?başkasını ilgilendirmez? anlamında kullanılan bir söz.

kimi kimsesi olmamak : yakını, koruyucusu bulunmamak.

kimin nesi? : ?kimin yakını? anlamında kullanılan bir söz.

kimya olmak : bulunmaz olmak. Örnek Kullanım : ?Sıla kimya olmuş burnuma tüter / Yol ver dağlar ben sılaya gideyim? -Halk türküsü.

kin bağlamak : birine karşı öç alma duygusu duymak. Örnek Kullanım : ?İstanbul’dan ayrılmana o sebep oldu diye gizli gizli ona kızacak, kin bağlayacaktım.? -R. N. Güntekin.

kin beslemek (tutmak) : birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek. Örnek Kullanım : ?Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize? -Yunus Emre.

kin duymak : birine karşı öç alma duygusunu yaşatmak veya bu duyguyu hissetmek. Örnek Kullanım : ?Herkes ancak bir iki düşman için kin duyar.? -A. Ş. Hisar.

kin gütmek : öcünü alıncaya kadar kininden vazgeçmemek.

kip gelmek : hlk. tıpatıp, uygun gelmek.

kirada olmak : kira karşılığında verilmiş olmak.

kirada oturmak : kira ile tutulmuş bir yerde yaşamak. Örnek Kullanım : ?Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz.? -F. R. Atay.

kiraya vermek : kira karşılığında vermek, icara vermek. Örnek Kullanım : ?Hiç olmazsa kızının okuma masraflarını çıkarmak endişesiyle yukarıdaki odalardan birini kiraya vermeyi düşünmüşlerdi.? -K. Bilbaşar.

kireç söndürmek : kireci kullanmadan önce üzerine bolca su dökerek kalsiyum hidroksit durumuna getirmek.

kiri kabarmak : nem, ısı vb. sebeplerle kir, üzerinde bulunduğu yüzeyden ayrılabilir duruma gelmek.

kirişi kırmak : argo bulunduğu yerden ayrılmak, kaçıp gitmek. Örnek Kullanım : ?Ama şimdi derhâl giyineceksiniz ve kirişi kıracaksınız.? -S. F. Abasıyanık.

kirliye atmak : yıkanmak için bir kenara koymak, bir yerde biriktirmek.

kirpiği kirpiğine değmemek : hiç uyuyamamak.

kisveye bürünmek : 1) herhangi bir kılığa girmek 2) herhangi bir niteliğe, biçime girerek gerçek kimliğinden farklı bir görünüş almak. Örnek Kullanım : ?Bu sebeplerle bazıları eserin bu kisveye bürünmüş olarak yazıldığını kabul etmek istememektedirler.? -A. H. Çelebi.

kişilik kazanmak : bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek.

kitaba el basmak : kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek.

kitabı kapamak : herhangi bir konu ile ilgiyi kesmek.

kitabında yer almamak : aklına ve mantığına aykırı düşmek.

kitap (kitaplar) devirmek (devretmek) : bir veya birden çok kitabı başından sonuna kadar okuyup bitirmek. Örnek Kullanım : ?… zengin bir tasvir ve izah yapabilmek için evde kitaplar devirdi.? -M. Ş. Esendal.

kitapta yeri olmak : din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek.

koca bulmak : kız veya kadın kendisi ile evlenecek bir erkek bulmak. Örnek Kullanım : ?Üstelik kadının adı da çıktı, bir daha koca bulamadı.? -R. H. Karay.

kocakarılığı tutmak : geçimsiz, inatçı, şirret yaşlı bir kadın gibi davranmak. Örnek Kullanım : ?Fakat kocakarılığı tutup kavgaya başlayınca Allah saklasın!? -R. N. Güntekin.

kocaya gitmek : evlenmek. Örnek Kullanım : ?Harfleri okuyup yazamadan on üçümde kocaya gidecektim.? -A. Kulin.

kocaya kaçmak : kız ailesinin izni olmadan ve nikâhlanmadan bir erkekle kaçmak. Örnek Kullanım : ?Büyük kızı kocaya kaçtığı zaman küçükleri on iki dönüm tarlanın hakkından gelecek kadar yetişkindiler.? -N. Cumalı.

kocaya varmak : kız, kadın evlenmek. Örnek Kullanım : ?On üç yaşındayken altmış altı yaşında bir kocaya vardığı için izdivaç denen şeyden nefret etmişti.? -Ö. Seyfettin.

kocaya vermek : kız veya kadını evlendirmek.

koçan bağlamak : mısırda koçan oluşmak.

kodese tıkmak : cezaevine sokmak. Örnek Kullanım : ?Belki kodese tıkarlar, hazır olsun.? -S. F. Abasıyanık.

kodesi boylamak : cezaevine girmek.

kof çıkmak : bir kimsenin bilgisiz, değersiz, işe yaramaz biri olduğu anlaşılmak.

kokusu çıkmak : gizli tutulan bir iş anlaşılmak. Örnek Kullanım : ?Bir yerden kokusu çıkarsa baban vasıtasıyla önlemek isteyecekler.? -S. Ali.

kokusunu (koku) almak (duymak) : 1) bir nesnenin kokusunu algılamak. Örnek Kullanım : ?Yaz yağmuru yağdığı vakit burada toprağın güzel kokusunu duymak mümkündür.? -M. Ş. Esendal. 2) mec. gizli tutulan bir şeyi sezmek. Örnek Kullanım : ?Yılların gazetecisisin oğlum, iyi haberin kokusunu kilometrelerce uzaktan

kol atmak : 1) bitkinin gövdesinden ayrılan bir dal bir yöne uzanmak 2) mec. çevreye yayılmak, genişlemek, ulaşmak, uzanmak.

kol gezmek : 1) güvenlik amacıyla dolaşmak. Örnek Kullanım : ?Bunlar şehir subaşısının adamları, dizdarlardı. Kol geziyorlardı.? -Ö. Seyfettin. 2) dolaşmak. Örnek Kullanım : ?İnsanı üşütmeyen, ılık gezginci bir yağmur bulutu ağır ağır kol geziyordu.? -T. Dursun K. 3) mec. kötü durum ve dav

kol uzatmak : yayılmak, ulaşmak.

kol vermek : destek olmak.

kol vurmak : dolaşmak.

kola çıkmak : hırsız, polis vb. faaliyete geçmek, işe başlamak. Örnek Kullanım : ?Polis düdükleriyle yeniden fırladım. Meğer hırsızlar kola çıkmış.? -R. Akyavaş.

kolaçan etmek : 1) çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak. Örnek Kullanım : ?Çevremizi bir kolaçan edelim hele nerde olduğumuzu iyice anlayalım.? -T. Oflazoğlu. 2) bir şeye öğrenmek amacıyla kısaca bakmak, göz atmak. Örnek Kullanım : ?Etrafı kolaçan ederken yapmaya kalkıştığım işin saç

kolayını bulmak : kolay bir biçimde yapma yolunu bulmak. Örnek Kullanım : ?Lakin erler onu da yakalamanın kolayını bulmuşlardı.? -A. N. Asya.

kolları kopmak : ağır bir şey taşımaktan veya çok iş yapmaktan yorulmak.

kolları sıvamak : bir iş yapmaya güçlü bir biçimde, istekle hazırlanmak. Örnek Kullanım : ?Selami de kolları paçaları sıvayıp Ali Naci’nin yardımına koşmuştu.? -Y. Z. Ortaç.

kollarını sallaya sallaya gelmek : hiçbir şey getirmeden gelmek.

kollarının arasına almak : kucaklamak. Örnek Kullanım : ?Beni kollarının arasına alıyor, saçlarımı okşuyor.? -H. Z. Uşaklıgil.

kolpoya düşmek (gelmek) : oyuna gelmek.

koltuğa girmek : evlenmek. Örnek Kullanım : ?Nihayet sonbaharın yağmurlu, serin bir günü koltuğa giriyorum.? -Ö. Seyfettin.

koltuğu doldurmak : aldığı görevi tam olarak başarabilecek yetenekte bulunmak. Örnek Kullanım : ?Ercüment, memurluk hayatında her oturduğu koltuğu doldurmuş…? -Y. Z. Ortaç.

koltuğuna girmek : koltuğunun altına sığınmak.

koltuğunun altına sığınmak : birinin koruyuculuğuna sığınmak. Örnek Kullanım : ?Ben de aç duracak değilim ya! Bizim orada senin gibi bir ağa yok ki koltuğunun altına sığınalım.? -M. Ş. Esendal.

koltuk çıkmak : desteklemek.

koltuk değneği olmak : birine, yaptığı uygunsuz işlerde destek sağlamak.

koltukları kabarmak : kendine veya yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak. Örnek Kullanım : ?Memnun oldu, koltukları kabardı, sevinçle gözlerimin içine baktı.? -E. İ. Benice.

koltukta olmak : şaka başkasının konuğu olup kendi masraf etmemek.

kolu kanadı kırılmak : bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak. Örnek Kullanım : ?Hem de kolu kanadı tamamıyla kırılmış, bir daha hemcinslerimize dil uzatamayacak bir hâlde…? -R. N. Güntekin.

koluna kuvvet : iş yapan bir kimseye, isteklendirmek, coşturmak için söylenen bir söz.

komadan çıkmak : komaya giren hasta bu durumdan kurtulmak, ölümden dönmek.

komalık olmak : yediği dayaktan sonra kıpırdayamayacak duruma gelmek. Örnek Kullanım : ?Eski kocam, komalık oluncaya kadar dövüldükten sonra boş bir arsaya atılmıştı.? -A. Ümit.

komaya girmek : 1) duyma, anlama ve hareket yeteneklerini yitirerek yarı ölü duruma gelmek, kendinden geçmek 2) mec. kendinden geçecek kadar sinirlenmek, şaşırmak, üzülmek.

komiğine gitmek : gülünç bulmak. Örnek Kullanım : ?Tıraş olan erkekleri seyretmeyi severim, komiğime gider.? -T. Dursun K.

komik bulmak : gülünç saymak.

komplekse kapılmak : aşağılık duygusu hissetmek. Örnek Kullanım : ?Haklarında yazılan yüceltici eleştirileri de tam anladığımı söyleyemem. O zaman biraz komplekse kapılıyorum.? -N. Meriç.

komplo kurbanı olmak : komploya kurban gitmek.

komploya kurban gitmek : komplo yoluyla zarar görmek.

konferans çekmek : karşısındakini bıktıracak bir biçimde uzun veya öğüt verircesine konuşmak.

konferans vermek : herhangi bir konuda bilgi verecek biçimde konuşma yapmak. Örnek Kullanım : ?Türk Ocağında bir de konferans vermiş olduğunu hatırlatırım.? -F. R. Atay.

konsantre olmak : 1) düşünceyi, duyguyu, gücü bir noktada toplamak 2) mec. bilenmek.

konser vermek : dinleyicilere, müzik eserlerini çalmak veya söylemek.

kont gibi : şık giyinmiş (adam).

kont gibi yaşamak : bolluk içinde yaşamak.

kontak atmak : 1) elektrik donanımında karşı uçların birbirine dokunmasıyla elektrik akımı kesilmek 2) mec. dengeyi kaybetmek, sinirlenip olağan dışı davranmak.

kontak kapatmak (kapamak) : 1) bir taşıtın çalışan motorunu durdurmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini kapamak 2) mec. bir olayı protesto etmek için sürücüler trafiğe çıkmamak, taşıtlarıyla trafiği engellemek veya bir süre bulunduğu yerde kalıp motoru durdurmak.

kontak kurmak : biriyle veya bir olayla bağlantı sağlamak.

kontra gitmek : birine zıt gitmek.

kontrol altına almak : bir olayı denetim altına almak.

kontrol altında olmak : denetlenmek.

kontrol altında tutmak : denetlemek. Örnek Kullanım : ?Amcam öfkesini kontrol altında tutmaya çalışarak derin bir soluk alıyor.? -A. Ümit.

kontrpiyede kalmak : 1) sp. futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak 2) mec. beklediği sonuca ulaşamamak 3) mec. düşüncelerini açıklayamamaktan ötürü zor durumda kalmak.

konuk etmek : birini evinde bir süre ağırlamak.

konuk gelmek : bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelmek.

konuk olmak : bir yerde kısa bir süre ağırlanmak.

konuşmaya dalmak : başka şeylerle ilişkiyi keserek belli bir konudan söz etmek. Örnek Kullanım : ?Konuşmaya dalınca farkında olmadan uzaklaşarak görüş alanından çıkarmıştı hamam böceğini.? -E. Şafak.

koparıp atmak : 1) koparmak 2) mec. ilgisini kesmek, önem vermemek. Örnek Kullanım : ?Sana karşı içimde iki katlı bir ana yüreği var. İşte onu koparıp atamıyorum.? -Ö. Seyfettin.

kopup gelmek : uzak bir yerden ayrılarak gelmek.

kopya çekmek : genellikle yazılı sınavlarda soruları cevaplamak için bir kaynağa gizlice bakmak. Örnek Kullanım : ?En bildiği derste bile kopya çeker, çekmezse hasta olur, deliye döner.? -H. Taner.

kopya vermek : sınavda sorulara cevap vermesi için bir kimseye gizlice yardımda bulunmak. Örnek Kullanım : ?Lisede de başkalarına kopya verirken yakalanır, ikmale kalırdın.? -N. Hikmet.

kor dökmek : yanınca dayanıklı kor durumuna girmek.

kor gibi : kıpkırmızı, ateş gibi.

kor gibi yanmak : 1) çok parlamak. Örnek Kullanım : ?Gözleri kor gibi yanan ve bir ölüden daha sarı olan diğer bir yaralı yatıyordu.? -Y. K. Karaosmanoğlu. 2) büyük üzüntü çekmek.

kordon altına almak : bir yere giriş çıkışı önlemek için o yeri görevlilerce korumak.

korktuğu başına gelmek : düşünülen kötü durum gerçekleşmek. Örnek Kullanım : ?Korktuğu başına gelmiş ve o koskoca Nahit Bey ipin ucunu kaçırarak dillere destan olmuştu.? -T. Buğra.

korktuğuna uğramak : korktuğu başına gelmek.

korku düşmek : endişelenmek, korkmak. Örnek Kullanım : ?Bir korku düştü canıma acep nola benim hâlim / Derman olmaz ise bana acep nola benim hâlim?? -Yunus Emre.

korku saçmak : herkesi korkutmak.

korkudan çıldırmak : aşırı korku yüzünden aklını yitirmek, delirmek. Örnek Kullanım : ?Yoksa çocuk, etrafını saran hayaletlerin dehşeti karşısında mutlaka korkudan çıldırırdı.? -R. N. Güntekin.

korkusundan altına etmek (kaçırmak, yapmak) : çok korktuğunda idrarını veya dışkısını kaçırmak.

korkuya kapılmak : korku düşmek.

korkuya kesmek : korkmak. Örnek Kullanım : ?Ürkek ürkek dolaşıyordu evin içinde. Tepeden tırnağa korkuya kesmişti.? -Y. Kemal.

korumaya almak : tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi veya eseri saldırılardan korumak üzere önlem almak.

korunma görmek : anlayış veya hoşgörü ile karşılanmak. Örnek Kullanım : ?Hiçbir düşünce ve mülahazanın … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…? -Anayasa.

koşu koparmak : hızla koşuvermek, çabucak atılıp gitmek. Örnek Kullanım : ?Sonra elinde boş tasla çeşmeye doğru bir koşu koparıyor.? -R. N. Güntekin.

koşun bağlamak : koşun durumuna girmek, saf tutmak.

kova olmak : çok gol yemek.

koyduğum yerde otluyor : tkz. uzun süredir hiçbir ilerleme göstermeyenler için söylenen bir söz. Örnek Kullanım : ?Sen de koyduğum yerde otluyorsun, bir şey bilmiyorsun.? -H. R. Gürpınar.

koydunsa bul : arandığı hâlde bulunamayan şeyler veya bulunması gereken yerde bulunmayan kimseler için kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Gündüz olsun gece olsun, iki dakikalık bir fırsat buldu mu Allah’a ısmarladık, sütnineyi koydunsa bul!? -R. N. Güntekin.

koynunda yılan beslemek : bir yakınından ihanet görmek.

koyu koyu düşünmek : uzun uzun veya derin derin düşünmek. Örnek Kullanım : ?Nereye gideceğimi, ne yapacağımı koyu koyu düşünmeye başladığım güne kadar silah elimden düşmemiştir.? -R. N. Güntekin.

koyun gibi : 1) budala, şaşkın 2) karar ve davranışlarında başkasına bağımlı olan, başkasına uyan. Örnek Kullanım : ?Bizim damat da sessiz sedasız, koyun gibi adam.? -A. Ümit.

koyun kaval dinler gibi dinlemek : hiçbir şey anlamadan dinlemek. Örnek Kullanım : ?Kafa göz yara yara Hüsn ü Aşk’ı okuyor, hayranları da koyun kaval dinler gibi dinliyorlardı.? -A. H. Çelebi.

koz kırmak : 1) oyunda elindeki kozlardan birini kullanmak 2) mec. yanlış tutum içinde bulunmak. Örnek Kullanım : ?Zavallının iratlarında oturan kiracılarla uğraşarak kırmadığı koz, çevirmediği dolap kalmıyordu.? -Ö. Seyfettin.

koz vermek : imkân tanımak, elverişli durum sağlamak.

koza çekmek : kozayı temizleyip ayıklamak. Örnek Kullanım : ?Pamuk ırgatları alaçıkların önüne oturmuşlar, koza çekiyorlardı.? -Y. Kemal.

kozasına çekilmek : çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak. Örnek Kullanım : ?Hiçbir tarakta bezim kalmadı, ipek böceği gibi kozama çekilmiş, kendi hâlimde, politikaya bulaşmadan yaşıyorum.? -A. İlhan.

kök salmak : 1) iyice tutunmak, sağlamlaşmak, yayılmak, köklenmek. Örnek Kullanım : ?Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir?? -H. E. Adıvar. 2) bir yere iyice yerleşmek.

kökü kazınmak : bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek.

kökü kurumak : yok olmak, ortadan kalkmak. Örnek Kullanım : ?Kelebeklerin kökünün kuruduğu bir dünyada çocuk istemem.? -T. Yücel.

kökünden halletmek : herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek. Örnek Kullanım : ?Bu işi kökünden halletmek için kızını derhâl evlendirmeye karar vermişti.? -A. H. Tanpınar.

köküne kibrit suyu : yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun.

köküne kibrit suyu dökmek (kökünü kurutmak) : bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek.

kökünü kazımak : bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek. Örnek Kullanım : ?Bizimkilerin de amacı aynı / Doğan güneşle birlikte kökünüzü kazıyıp / Yeryüzünde bırakmamak izinizi? -T. Oflazoğlu.

kömür başa vurmak : kömürün iyi yanmamasından çıkan karbon oksidiyle zehirlenmekten baş ağrımak.

kömür gibi : kapkara.

kömürcü çırağına dönmek : yüzü, üstü başı siyah lekeler içinde kalmak, eli yüzü kapkara olmak.

köpeğe atsan yemez : ?çok kötü (yiyecek)? anlamında kullanılan bir söz.

köpeğe hoşt, kediye pişt dememek : kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak.

köpeğin ağzına kemik atmak : hkr. karşı gelerek bağırıp çağıran birini susturmak için ona bir çıkar sağlamak.

köpek gibi : çok yaltaklanan. Örnek Kullanım : ?Kız ona derdini yanarken, paşanın Tevfik’i buldurması için köpek gibi yalvarırken, o gözlerini tavana dikiyor, cevap vermiyordu.? -H. E. Adıvar.

köpek yese kudurur : çok ağır ve onur kırıcı sözler için söylenen bir söz.

köprübaşını tutmak : çok önemli bir mevkiyi ele geçirmek.

köprüleri atmak : bir işten vazgeçme veya geri dönme imkânı kalmayacak biçimde kesin bir davranışta bulunmak.

köpük gibi : beyaz, hafif ve köpük görünümlü.

kör değneğini beller gibi : hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayacak biçimde. Örnek Kullanım : ?Evde, kör değneğini bellemiş gibi sabahları, biraz kızarmış ekmek, tereyağı ve reçelle çay içtiğimiz hâlde, bunlar, eniştemizin köşkünde bir öğle yemeği miktarına çıkar.?

kör itin öldüğü yer : çok uzakta olan yer. Örnek Kullanım : ?Sabah sabah kör itin öldüğü yerlerde işim yok.? -O. Kemal.

kör kör parmağım gözüne : ?çok belli, göze batacak kadar ortada? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Orada da bazı kimseler sanat denince ille kuru, basit, yalın kat, kör kör parmağım gözüne bir üslubu anlıyorlar.? -H. Taner.

kör kurttan bile vazgeçmemek : en küçük varlığı bile hor görmeden korumak.

kör şeytandan bulmak : kaderi kötü olmak.

körler mahallesinde ayna satmak : bir şeyi ona gereksinim duymayacak olan çevreye götürmek.

körün taşı : rastlantı sonucu birine zarar veren, hesapta olmayan iş.

kös dinlemek : türlü olaylar yaşadığı için bilgi ve deneyim sahibi olarak benzer veya daha basit olaylar karşısında aldırış etmemek. Örnek Kullanım : ?Politikacılar onun olumlu isteklerini kös dinler mi, dinlemezler mi o zaman görürüz.? -H. Taner.

kösele gibi : çok sert, çiğnenmesi güç, koparılamaz. Örnek Kullanım : Kösele gibi et.

kösemenlik etmek : yol göstermek, kılavuzluk etmek.

kösenin sakalı gibi : her zaman olduğu gibi kalan, değişikliğe uğramayan.

kösteği kırmak : 1) çocuk yürümeye başlamak 2) bağlı bulunduğu yerle ilişiğini kesmek.

köstek vurmak : 1) hayvanın ayağına köstek bağlamak 2) mec. kösteklemek 3) sp. güreşte hasmın bir veya iki ayağını sımsıkı yakalamak.

köşe bucağa dağılmak : 1) her tarafa yayılmak. Örnek Kullanım : ?Köşe bucağa dağılmış ürkek hizmetçilerini çağırır.? -A. Erhat. 2) darmadağın olmak.

köşe bucak kaçmak (saklanmak) : kimseye görünmek istememek. Örnek Kullanım : ?Anası köşe bucak kaçıyor, tenha bir yer buldukça hıçkırıyordu.? -R. Enis.

köşe kapmaca oynamak : biri başkasına gidip bulamadığı sırada, o da kendisine gelip bulamamak, birbirini arayıp durmak.

köşe tutmak : karışmak, kendini belli etmek, görünmek. Örnek Kullanım : ?Kemanın ince gıy gıylarına boş mağaralardaki ses akisleri gibi öten pes perdeden bir öksürük köşe tutuyor.? -H. E. Adıvar.

köşebaşını tutmak : etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya o yeri ele geçirmek. Örnek Kullanım : ?Amatör diplomatlar, küme küme köşebaşlarını tutmuş ve bozgunculuk propagandasına girmişti.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

köşede bucakta kalmak : ilgisizlikten gözden uzakta bulunmak. Örnek Kullanım : Koca Sinan’ın en önemli yapısı bu durumda olursa köşede bucakta kalmış olanlara selam olsun!

köşesine çekilmek : toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak.

köşeyi dönmek : 1) hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin olmak 2) kısa yoldan ve büyük bir emek harcamadan sosyal ve ekonomik güç edinmek.

kötek atmak (çekmek) : dövmek, dayak atmak.

kötek yemek : dövülmek, dayak yemek.

kötü gözle bakmak : 1) bir kimse için iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine bakmak. Örnek Kullanım : ?Tiyatroda kimse kimseye kötü gözle bakamaz.? -S. F. Abasıyanık. 2) cinsel duygu ile bakmak. Örnek Kullanım : ?Ben bu kambur kızdan hoşlanmışsam, onu sevmişsem neden ona kötü gözl

kötü kişi olmak : bazı kimseler birtakım insanların düşmanlığını kazanmak.

kötü kötü düşünmek : üzüntülü düşüncelere dalmak. Örnek Kullanım : ?Ben başladım kötü kötü düşünmeye.? -N. Hikmet.

kötü olmak : 1) olumsuz bir durum almak 2) beğenilmemek, takdir edilmemek 3) kadın kötü yola düşmek. Örnek Kullanım : ?En insaflıları biraz acır, ah zavallı kötü oldu, alnının yazısı imiş derler.? -Ö. Seyfettin.

kötü yola düşmek : kötü kadın olmak.

kötü yola sapmak : doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak.

kötü yola saptırmak : kötü yola sürüklemek. Örnek Kullanım : ?Parmak kadar çocuğu kötü yollara saptıranların kökünü kazırım.? -S. Ali.

kötü yola sürüklemek : yasa dışı, uygunsuz veya hoşa gitmeyen bir yaşayış içine sokmak. Örnek Kullanım : ?Kız kardeşini kötü yola sürükledi diye babası reddetmişti.? -S. F. Abasıyanık.

kötülük etmek (yapmak) : kötü davranmak, zarar vermek. Örnek Kullanım : ?Kötülük edeni öldürür veya ayetlerin emrettiği cezalardan birini verir.? -F. R. Atay.

kötürüm olmak (kalmak) : 1) yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyememek. Örnek Kullanım : ?Mağdurun belinden aşağısını felce uğrattı, bütün hayatı boyunca kötürüm kaldı.? -B. Felek. 2) mec. güçsüz kalmak. Örnek Kullanım : ?Acılıyım karım öleli / Kalmışım yarı kötürüm? -B. Necatigil.

kötüye çekmek : yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek. Örnek Kullanım : ?Ne oldu ki Ömer ağa, dedi. Lafımı yanlış anladın, kötüye çektin?? -S. F. Abasıyanık.

kötüye kullanmak : 1) yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak. Örnek Kullanım : Görevlerini kötüye kullandılar. 2) birinin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak. Örnek Kullanım : ?O benim dinlemekteki sabrımı, saflığımı kötüye kullandı.? -H. R. Gürpınar.

kraldan çok kralcı olmak : birinin davasını ondan çok savunur olmak.

kraliçe gibi : gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel (kadın).

krallara layık : çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz.

kredisi düşmek : güvenilirliği, saygınlığı yitmek.

kriz geçirmek : 1) bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak. Örnek Kullanım : ?Zeytinyağı tüccarı kalp krizi geçirdiği günün ertesinde, burada gecelemeye kalkmamıştır herhâlde.? -E. Şafak. 2) mec. bunalım içinde bulunmak.

kubur sıkmak : silah atmak, tabanca sıkmak. Örnek Kullanım : ?Oğlum, ben karanlığa kubur sıkmam.? -H. R. Gürpınar.

kucağına düşmek : düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak.

kucağına kurulmak : kucağına oturmak. Örnek Kullanım : ?Ertesi gün aynı saatlerde, beş buçuk yaşındaki gene aynı edayla kuruluvermişti dedesinin kucağına.? -E. Şafak.

kucağında bulmak : beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak.

kucaktan kucağa dolaşmak (gezmek) : kadın, pek çok kişiyle yasal olmayan ilişkide bulunmak.

kuğu gibi : ince uzun, narin (boyun).

kukla gibi : 1) ufak tefek, çelimsiz 2) kişiliksiz.

kukumav kuşu gibi : tek başına, kimsesiz. Örnek Kullanım : ?Çıkmış, kukumav gibi oraya tünemiş!? -A. İlhan.

kukumav kuşu gibi düşünüp durmak : çok üzüntülü bir durumda düşünmek.

kul etmek : kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek. Örnek Kullanım : ?Nasıl sevebilirse üç gönül bir tek gülü / Sen de güzelliğine kul edersin üç gönlü? -F. N. Çamlıbel.

kula kul olmak : bir kimsenin buyruğu altında bulunmak.

kulağı (bir şeyde) olmak : dikkatini bir şeye vermek.

kulağı (kulakları) çınlasın : konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz. Örnek Kullanım : Kulağı çınlasın, bizim arkadaş öyle derdi.

kulağı ağır işitmek : kulağı iyi işitmemek.

kulağı dikilmek : konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek. Örnek Kullanım : ?Şimdi kulakları, seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.? -S. F. Abasıyanık.

kulağı duvar olmak : sağır olmak. Örnek Kullanım : ?Kulakları duvar olan ihtiyarla avaz avaz ilişki kurmaya üşenmişler.? -H. Taner.

kulağı kirişte olmak : söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla beklemek. Örnek Kullanım : ?Eski bekçiler … mahalleyi kollamalı, kim hastadır, kim yatalaktır, kim yüzünü Hazret’e çevirmiş, kimin gözü toprağa bakıyor, bunları bilmeli, kulağı kirişte olmalı.? -R. Akyavaş.

kulağı okşamak : kulağa hoş gelmek.

kulağı ters taraftan göstermek : kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak. Örnek Kullanım : ?Tahkike mahkike, kulağı ters taraftan göstermeye ne lüzum var?? -S. M. Alus.

kulağına çalınmak : başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak. Örnek Kullanım : ?Bu gürültüler arasında Vildan’ın bağırarak ve daha ziyade kıymet vererek telaffuz ettiği bazı kelimeler, cümleler kulağıma çalınıyordu.? -P. Safa.

kulağına çarpmak : duyulmak. Örnek Kullanım : ?Barın kalabalığı, hareketliliği, çalgısı ve dumanı içinde ortaya atılan bu söz, tam bir isabetle geldi, Ahmet Samim’in kulağına çarptı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kulağına fısıldamak : çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek. Örnek Kullanım : ?Evet biliyorum, bunlar kulağına fısıldadılar değil mi?? -A. Ağaoğlu.

kulağına gelmek : 1) kulağına çalınmak 2) duymak.

kulağına girmemek : söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek.

kulağına gitmek : duymak. Örnek Kullanım : ?Olup bitenler kulağına gitse onlardan önce çarkıma okur ya neyse.? -M. Seyda.

kulağına inanmamak : duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek. Örnek Kullanım : ?Kulaklarıma inanamıyordum, bu kadar narin, bu kadar nahif bir vücutta böyle bir ruh…? -Ö. Seyfettin.

kulağına kar suyu kaçırmak : dolaylı olarak duyurmak.

kulağına kar suyu kaçmak : bir duyum almak.

kulağına koymak (sokmak) : bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek. Örnek Kullanım : ?Bunu Bayram ağanın kulağına koydular.? -H. E. Adıvar.

kulağına küpe olmak (etmek) : başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak. Örnek Kullanım : ?Bu sözümü kulağına küpe et kızım!? -R. N. Güntekin.

kulağını açmak : dikkatle dinlemek.

kulak (kulağını) tırmalamak : kulağı rahatsız etmek. Örnek Kullanım : ?Evde kimse yoktu sözü kulağını tırmaladı.? -M. Ş. Esendal.

kulak arkası (ardı) etmek : dikkate almamak, göz önünde tutmamak. Örnek Kullanım : ?Bazıları hava kirlenmesinde olduğu gibi bu eleştirileri kulak ardı ediyorlar.? -H. Taner.

kulak asmak : önem vermek, dinlemek. Örnek Kullanım : ?Bunların sözlerine ne diye kulak asıyor, ona göre yapacağın işi kestiriyorsun?? -M. Ş. Esendal.

kulak kabartmak : belli etmemeye çalışarak dinlemek. Örnek Kullanım : ?Karanlıkta, uyuyup uyumadığını anlayabilmek için tüm seslere kulak kabartarak yanına uzandım.? -E. Şafak.

kulak kesilmek : büyük bir dikkatle dinlemek. Örnek Kullanım : ?Çok kızgın bir fikir çarpışmasının üzerine gelmişim, kulak kesildim.? -İ. H. Baltacıoğlu.

kulak kıvırmak : domatesin olgunlaşmasını sağlamak için işlem yapmak.

kulak misafiri olmak : yanında konuşulanları konuşmaya katılmadan dinlemek. Örnek Kullanım : ?Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum.? -O. V. Kanık.

kulak tutmak : dinlemek, işitmek istemek.

kulak vermek : merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak. Örnek Kullanım : ?Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir? -N. H. Onan.

kulakları dolmak : aynı şeyi dinlemekten usanmak.

kulakları paslanmak : çoktan beri müzik dinlememiş olmak.

kulakları patlatmak : Gürültüyle rahatsız etmek. Örnek Kullanım : ?Kulakları patlatan bir ses bütün ormanı, bütün kuşları, bütün dünyayı susturdu.? -M. Ş. Esendal.

kulaklarına kadar kızarmak : çok utanmak.

kulaklarını dikmek : hayvan dikkat kesilmek.

kulaklarının pasını gidermek : çoktan beri dinlememişken müzik dinlemek.

kulis yapmak : 1) herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak 2) bir amaca ulaşabilmek için ilgili kişiler arasında özel çalışma yapmak.

kulp takmak : bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak. Örnek Kullanım : ?Başa çıkılmaz kötülerle, her meziyete kulp takarlar.? -C. Meriç.

kulpunu bulmak : yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak. Örnek Kullanım : ?Öbür seferler arkasında Servet Bey vardı bir kulpunu bulur, uzattırıverirdi mühletleri.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kuluçka olmak : dişi kuş yumurtaya yatma zamanı gelmek.

kuluçkaya oturmak (yatmak) : genellikle dişi kuş yavru çıkarmak için yumurtaların üzerine yatmak.

kulun atmak : kısrak veya eşek yavru düşürmek.

kulunç girmek : bir organda veya vücut bölgesinde birdenbire veya şiddetli sancı oluşmak, tutulmak. Örnek Kullanım : ?Ayağıma fena kulunç girdi diye topallayarak onları takip etti.? -B. Felek.

kulunç kırmak : ağrıyan yeri ovmak.

kum dökmek : idrar yoluyla böbreklerde oluşan kum taneciklerini vücuttan atmak.

kumar oynamak : 1) ortaya para koyarak talih oyunu oynamak. Örnek Kullanım : ?Kazanacağından emin olmadıkça kumar oynamak deliliktir.? -A. İlhan. 2) mec. olumlu sonuçlanması şüpheli olan bir işe bile bile girişmek.

kumda oynamak : bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek.

kumpas kurmak : gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak. Örnek Kullanım : ?Üç kişi burada gizli gizli ne kumpaslar kuruyorsunuz bakayım?? -O. C. Kaygılı.

kumpasa dâhil olmak : hileli bir işe ortak olmak. Örnek Kullanım : ?Samimi bir acıma hissiyle mi, yoksa o çok değerli elmas broşun sahibi olmak için mi bu kumpasa dâhil olduğuna karar verememişti.? -A. Kulin.

kumpasa gelmek : hile ile kandırılmak.

kumru gibi : kendi dünyasına çekilmiş. Örnek Kullanım : ?Başlarını dinlerler, kumru gibi yuvalarında oturur, şunun bunun aleyhinde konuşmazlar.? -B. Felek.

kundak sokmak (koymak) : 1) yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak 2) mec. ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir davranışta bulunmak.

kupkuru kesilmek : çok kurumak. Örnek Kullanım : ?… ağzım kupkuru kesildi.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kur yapmak : 1) karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmek, gönlünü kazanmaya çalışmak. Örnek Kullanım : ?Hepsi de aynı yavan, tatsız sözlerle kur yapacaklardı.? -H. C. Yalçın. 2) birinin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak. Örnek Kullanım : ?Muht

kurabiye gibi : çok gevrek, ağızda dağılıveren (yiyecek).

kurban gitmek : suçsuz yere ölmek, zarara uğramak. Örnek Kullanım : ?Muhakkak bir ihanete kurban gitmiştir.? -F. F. Tülbentçi.

kurban olayım! : 1) aşırı sevgi ve hayranlık anlatan bir söz. Örnek Kullanım : Kurban olayım, ne güzel memleket! 2) yalvarma sözü. Örnek Kullanım : ?Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.? -M. A. Ersoy.

kurban vermek : can kaybına uğramak. Örnek Kullanım : ?Arada bizim gibi birkaç kurban verilebilir.? -F. R. Atay.

kurbanlık koyun gibi : başına geleceklerden habersiz olan. Örnek Kullanım : ?Kâh yollarda tabur olmuş yürüyorlar, kâh garlarda, istasyonlarda kurbanlık koyun gibi bekleşip duruyorlardı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kurdele kesmek : 1) tesis veya kuruluşun açılış töreninde gerilen şeridi iyi dileklerle kesmek 2) herhangi bir amaçla bağlanmış olan şeridi kesip ayırmak. Örnek Kullanım : Nişan töreninde kırmızı kurdele kestik.

kurdele takmak : okulda belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak.

kurdunu (kurtlarını) dökmek (kırmak) : çoktan beri özlediği bir şeyi bol bol yapıp hevesini almak. Örnek Kullanım : ?Daha sonra Paris’te kurtlarını dökmeye gelen her milletten insanlara rastladık.? -B. R. Eyuboğlu.

kurşun atmak : 1) silahla mermi atmak. Örnek Kullanım : ?Yarın, öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız, Peygamberin yeşil kubbesine kurşun atacaklar.? -F. R. Atay. 2) mec. düşmanlık etmek.

kurşun dokunmak : mermi isabet etmek. Örnek Kullanım : ?Suriye’de bel kemiğine bir kurşun dokunmuştu.? -Ö. Seyfettin.

kurşun dökmek : halk inanışına göre erimiş kurşunu, hastanın üstünde, içinde su bulunan bir kaba dökerek ortaya çıkan şekillerin yorumuyla nazar, büyü, hastalık vb. şeyleri önlemek, iyileştirmek.

kurşun gibi : 1) katlanması zor bir biçimde. Örnek Kullanım : ?Gurbet acısı kurşun gibi içine çökmüştü şimdi.? -H. Taner. 2) sıkıntı veren 3) çok ağır.

kurşun manyağı yapmak : argo ölümle tehdit etmek.

kurşun sıkmak : silahı ateşlemek, mermi yakmak. Örnek Kullanım : ?Az bir sürede bütün köy bu kurşunları sıkanın Hasan olduğunu öğrendi.? -Y. Kemal.

kurşun yağdırmak : çok sayıda kurşun atmak.

kurşun yemek : vurulmak. Örnek Kullanım : ?Kurşunu yer yemez, kayalardan aşağı yuvarlanmış leşi, ta derenin kucağına!? -T. Oflazoğlu.

kurt ağzı bağlamak : açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme amacıyla çeşitli uygulamalar yapmak.

kurt gibi : işini bilen, girişken (kimse).

kuru başına kalmak : hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak.

kuru gürültüye pabuç bırakmamak : bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak. Örnek Kullanım : ?Köse Mümeyyiz öyle denemeden kuru gürültüye pabuç bırakır takımından değildi.? -Ö. Seyfettin.

kuru hasır (kilim) üstünde kalmak : aç, parasız, evsiz kalmak.

kuru tahtada kalmak : eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak.

kuruda kalmak : deniz alçaldığında gemi karaya oturmak.

kurum satmak : böbürlenmek, büyüklenmek. Örnek Kullanım : ?Senin kıratında bir tane daha bulsun da kurumunu ona satsın.? -S. M. Alus.

kuruntuya kapılmak : boş yere tasalanmak.

kurusıkı atmak : argo palavra atmak.

kusur bulmak : 1) bir şeyin özrünü görmek 2) gereğinden çok titiz ve hoşgörüsüz davranmak. Örnek Kullanım : ?Nesine itiraz ederseniz ediniz, boyun bağına, pantolonun ütüsüne kusur bulamazsınız.? -H. E. Adıvar.

kusur etmek : yanlışlık yapmak. Örnek Kullanım : ?Sana karşı olan vazifelerimde kusur mu ediyorum?? -A. M. Dranas.

kusur etmemek : hoş karşılanmayacak bir davranışta bulunmamak. Örnek Kullanım : ?Saygıda kusur etmemek için âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı.? -F. F. Tülbentçi.

kusur işlemek : yanlış davranışta bulunmak.

kusura bakmamak (kalmamak) : hoş görmek. Örnek Kullanım : ?Kusura bakma, hatırını soramadım.? -S. F. Abasıyanık.

kuş gibi : 1) çok hafif 2) çabuk iş gören, eline ayağına çabuk.

kuş gibi (kadar) yemek : çok az yemek.

kuş gibi çırpınmak : çaresizlik içinde telaşlı davranmak. Örnek Kullanım : ?Sokağa çıkmak, çocukların arasına karışmak için pencerede, kafeste kuş gibi çırpınırım.? -R. N. Güntekin.

kuş gibi uçup gitmek (uçmak) : 1) çok kısa süren bir hastalıkla ölmek 2) çok kısa sürmek, geçmek. Örnek Kullanım : ?Baktım seneler kuş gibi uçuyor / Baktım sonum bir avuç toprak? -B. Necatigil.

kuş kadar canı olmak : küçük, cılız, güçsüz bir yaratık olmak. Örnek Kullanım : ?Kaç gündür helak oluyor fukara, biraz dinlensin kuş kadar canı var, temelli eriyip bitecek!? -A. İlhan.

kuş kafesi gibi : ufak ve güzel (yapı).

kuş kanadıyla gitmek : çok hızlı gitmek.

kuş tüyü gibi : çok yumuşak (oturacak, yatacak yer).

kuş uçurmamak : hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek. Örnek Kullanım : ?Zavallının yanına kimseyi sokmaz, bağından, bahçesinden kuş uçurmazmış.? -F. R. Atay.

kuşa benzemek (dönmek) : bir şey düzeltilmek istenirken komik veya biçimsiz bir duruma gelmek.

kuşku beslemek (duymak) : kuşkulanmak.

kuşku uyanmak : kuşku oluşmak. Örnek Kullanım : ?Fakat bu mektubun yazısı önceki gün gelen zarf üzerindeki yazıya çok benzediği için genç adamın yüreğinde bir kuşku uyanıyor.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

kuşku yok : başka türlü olamaz.

kuşkusu kalmamak : bir konuda her şeyi bilmek, şüphe duymamak. Örnek Kullanım : ?Tek kuşkum kalmamış evrende, hangi konu açılsa tek sözle ağzını tıkarım bütün bilgilerin.? -T. Oflazoğlu.

kuşkuya düşmek : kuşkulanmak.

kuşsütü ile beslemek : eksiksiz, özenle beslemek.

kuşun kanadıyla haber salmak : en hızlı bir biçimde haber vermek. Örnek Kullanım : ?Görürseniz, duyarsanız kuşun kanadıyla haber salın demedik mi?? -M. İzgü.

kutu gibi : küçük fakat kullanışlı ve şirin. Örnek Kullanım : ?Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi / Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi? -A. M. Dranas.

kuvvet almak : herhangi bir yardımla gücü artmak, kuvvetlenmek. Örnek Kullanım : ?Bundan kuvvet alarak âdeta bir nevi buruksu saadet içinde yaşamaktayım.? -R. H. Karay.

kuvvet bulamamak : cesaret edememek.

kuvvetini toplamak : gücünü artırmak, kuvvetlenmek.

kuvvetle muhtemel : büyük olasılıkla.

kuvvetten düşmek : gücü azalmak.

kuyruğa girmek : ayakta arka arkaya durulan diziye girmek. Örnek Kullanım : ?Ondan son-ra kuyruğa girenler, abdesthaneyi dörder dörder kullanmaya koyuldular.? -Halikarnas Balıkçısı.

kuyruğu dikmek : 1) hayvan koşmaya, başlamak 2) insan bulunduğu yerden uzaklaşmaya başlamak.

kuyruğu kapana kısılmak (sıkışmak) : çok zor duruma düşmek.

kuyruğu titretmek : argo ölmek. Örnek Kullanım : ?Aklın varsa bu kahpe dünyada kuyruğu titretmeden çekmene bak!? -O. C. Kaygılı.

kuyruğunu kısmak : korkup sinmek.

kuyruğunu tava sapına çevirmek : haddini bildirmek, gereken dersi vermek. Örnek Kullanım : ?Sonra benim kuyruğumu tava sapına çevirirler efendim diye bağırıyor, masa başındaki erkândan tekrar yardım istiyor.? -R. N. Güntekin.

kuyruk çekmek : gözün çevresine kalem veya sürme ile çizgi çekmek. Örnek Kullanım : ?Zehra elinde kalem, gözlerine kuyruk çekiyordu.? -A. İlhan.

kuyruk olmak : arka arkaya dizilmek, sıralanmak.

kuyruk sallamak : yaltaklanmak. Örnek Kullanım : ?Gül gibi yavrusunu bırakıp da evlenecekmiş. Kuyruk sallaya sallaya oğlumu öldürttü.? -Y. Kemal.

kuyruk yapmak : uzun ve peş peşe bir sıra oluşturmak. Örnek Kullanım : ?Ama hâlâ bilet var diye bekleyen en aşağı beş bin kişi güzel bir kuyruk yapmışlar.? -B. R. Eyuboğlu.

kuyu gibi : 1) çok derin (yer) 2) basık ve karanlık (yer).

kuyudan adam çıkarmak : 1) olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak 2) unutulmaktan kurtarmak.

kuzgun gibi : çok kara, çok koyu.

kuzu çevirmek : kuzunun gövdesini şişe geçirip ateş korunun üzerinde çevirerek pişirmek.

kuzu gibi : çok uysal.

kuzu gibi olmak : uslanmak, sessizleşmek, sakinleşmek.

kuzu kesilmek : uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak. Örnek Kullanım : ?Sabık komiserin sahiden bir komisermiş gibi tavır aldığı anlarda kadın kuzu kesilirdi.? -H. E. Adıvar.

kuzu postuna bürünmek : karşısındakini aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek.

küçük abdesti gelmek : idrar yapma ihtiyacı duymak.

küçük dağları ben yarattım demek : çok böbürlenmek, kibirlenmek. Örnek Kullanım : ?Aslarda o küçük dağları ben yarattım diyen heybet … varken … o güdük, o boynu bükük konçinalar onlara bir türlü el kaldıramıyorlar.? -H. Taner.

küçük dilini yutmak : şaşırmak, donakalmak. Örnek Kullanım : ?Kadıncağız beni bu hâlde görünce az kalsın küçük dilini yutacaktı.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

küçük düşmek : değeri veya onuru sarsılmak. Örnek Kullanım : ?Kimsenin yanında küçük düşmeni istemem.? -R. N. Güntekin.

küçük düşürmek : değerini veya şerefini sarsmak. Örnek Kullanım : ?Handan’ı küçük düşürdüğünü, asıl suçun da bu olduğunu kabul etmişti.? -T. Buğra.

küçük görmek : değer, önem vermemek. Örnek Kullanım : ?Bütün bu fânilikleri küçük görerek bunları ancak gönül oyalayıcı şeyler diye telakki ettiklerini gösteriyordu.? -A. Ş. Hisar.

küçük köyün büyük ağası : büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz.

küçük oynamak : kumarda az para ile oynamak.

küçükle küçük, büyükle büyük olmak : 1) her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak 2) her makam ve durumdaki kişilere karşı dostça ve anlayış göstererek davranmak. Örnek Kullanım : ?Protokol kaidelerini, çok zaman, bir yana atıp küçükle küçük, büyükle büyük olmasını biliyordu.? -Y. K. Karao

küf bağlamak (tutmak) : 1) küflenmek 2) mec. unutulmak 3) mec. bitmek, kalmamak. Örnek Kullanım : ?İsteksiz isteksiz oluyorsun tıraşı, bir küf bağlamışsa bütün heyecanların.? -Ç. Altan.

küfelik olmak : çok sarhoş olmak.

küfür savurmak : küfretmek. Örnek Kullanım : ?Onlara ağza alınmaz birkaç küfür savurdu.? -O. C. Kaygılı.

küfür yemek : kendisine küfredilmek. Örnek Kullanım : ?Kapının eşiğinde, şiş yarasının kabuklarını ayıklayan bir Arap eteğine basıp halis Kur’an şivesiyle şiddetli bir küfür yedikten sonra otele döndüm.? -F. R. Atay.

kül bağlamak : 1) ateş sönmek 2) mec. gücünü, etkisini yitirmek.

kül etmek : 1) yakmak, kavurmak 2) mec. birinin varını yoğunu yok etmek.

kül gibi : soluk, renksiz (bet beniz).

kül olmak : 1) bütünüyle yanmak. Örnek Kullanım : ?Tatlı bir cızırtı çıkararak çabucak tutuşur, mavi ve sincabi bir buhar bırakarak kül oluverirdi.? -Ö. Seyfettin. 2) mec. varını yoğunu yitirmek.

kül ufak olmak : çok küçük parçalara ayrılmak.

kül yemek (yutmak) : argo kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak.

külah kapmak : düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek. Örnek Kullanım : ?Hatta bunlar arasında öyleleri vardır ki zamana ayak uydurmak, göze girmek ve külah kapmak için gâvur mukallitliğinde birbiriyle âdeta yarışa girişmişlerdir.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

külah peşinde olmak : yalan ve dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak.

külah takmak : hile ile, oyunla kandırıp parasını almak. Örnek Kullanım : ?Önüme gelene külah takacaktım. Külah takacağım kimseler de mutlaka benim gibi olanlardı.? -Halikarnas Balıkçısı.

külahıma anlat! : ?söylediklerine inanamıyorum, beni kandıramazsın? anlamında kullanılan bir söz. Örnek Kullanım : ?Anlat sen benim külahıma! Ah, ben hükûmette olsam size gık dedirtmem!? -Ö. Seyfettin.

külahını havaya atmak : pek çok sevinmek.

külahları değiştirmek (değişmek) : tehdit ederek bozuşmak. Örnek Kullanım : ?Dükkânda çalışırken ters bir iş tutarsa yeniden külahları değişebilirlerdi.? -O. Kemal.

külçe gibi oturmak : yorgun veya bitkin bir durumda çöküvermek.

külçe kesilmek : dermansız, güçsüz kalıp olduğu yere yığılmak. Örnek Kullanım : ?Sağ olup da bu hâli görseydi, o anda külçe mi kesilirdi acaba, yoksa oynatıverir miydi?? -S. M. Alus.

külfete katlanmak : sıkıntıya, zorluğa önem vermemek. Örnek Kullanım : ?Ben en hain, en merhametsiz hücumları yapmak için bu kadar külfetlere katlanıp buralara gelmiştim.? -A. Gündüz.

külünü savurmak : bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek.

kümeden düşmek : takımlar sonraki sezonda bir alt kümeye inmek, ligden düşmek.

kümeye çıkmak : takımlar sonraki sezonda bir üst kümeye yükselmek, lige çıkmak.

kündeden atmak : 1) güreşçi, rakibini belinden kavrayıp kendi üzerinden aşırarak arka üzeri atmak 2) mec. aldatarak tuzağa düşürmek.

kündeye almak (getirmek) : 1) güreşçi, rakibini altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitlemek. Örnek Kullanım : ?Kolunu tutup kündeye getiriyor, bir taraftan da bacağının birini ikiye büküyorum.? -M. İzgü. 2) mec. oyuna getirmek, tuzağa düşürmek. Örnek Kullanım : ?Plan kurar, tertip

kündeye gelmek : aldanmak, tuzağa düşmek. Örnek Kullanım : ?Barut yoktu. Kalenin dar kapısından çıkmak imkânı yoktu. Öyle korkunç bir kündeye gelmişlerdi ki…? -Ö. Seyfettin.

kündeye getirilmek : aldatılmak, tuzağa düşürülmek. Örnek Kullanım : ?Akıllı bir evlat olan Ali Harun Bey, annesinin böyle bir kündeye getirilmesini hazmedemez.? -H. R. Gürpınar.

künyesi gelmek : savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilmek. Örnek Kullanım : ?Geçen sene künyesi geldi, dedi.? -Y. K. Karaosmanoğlu.

küp gibi : 1) şişman 2) sarhoş.

küpe dönmek : çok şişmanlamak. Örnek Kullanım : ?O zamandan beri küpe dönmüş. Hâlbuki o zamanlar ne ince bir kızdı.? -H. Taner.

küplere binmek : çok öfkelenmek. Örnek Kullanım : ?Ertesi günü babam horozun ölüsünü bulunca küplere bindi.? -S. F. Abasıyanık.

küpünü doldurmak : eline fırsat geçmişken çokça para biriktirmek. Örnek Kullanım : ?Hamiyetini bu felsefeye uydurarak küplerini doldurmayı bilenler bu memlekette bolluk içinde yaşarlar.? -H. R. Gürpınar.

kürdan gibi : çok zayıf, incecik, çelimsiz.

kürek kadar dili olmak : pabuç kadar dili olmak.

kürünü kırmak : hlk. hevesini almak.

kürünü öldürmek : hlk. gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek.

küt diye : ansızın. Örnek Kullanım : Küt diye düştü.

kütüğe geçirmek : ana deftere yazmak.

kütük gibi : 1) çok şişmiş 2) çok sarhoş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir